Yazar: Mali

  • Alışkanlıkları Kırmak Peki?

    Dün yazdığım faydaklı alışkanlıklar ve bileşik getirilerinin üzerine, alışkanlıkları kırmaktan da bahsetmem gerektiğini düşündüm sevgili okurlar.

    Faydalı bir alışkanlık da olsa rutine binen ve ufak tefek değişiklikler yapılmayan alışkanlıklar bir süre sonra hayatı monotonlaştırabiliyor bazen. Hayatta tadılacak türlü haz var. Ölçülü olduğumuz sürece hepsini deneyimlemek oldukça insani geliyor bana. Güneş doğmadan önce uyanırım ben mesela. Ama bir gün hava aydınlanırken uyandığımda rutinden çıkmış olduğum için farklı hissederim. Ya da sağlıklı beslenmeye gayret ederken bir öğün çaresiz kalıp bir junk food yerim. 9 gibi ajansa bakarım, öğlen bi kadeh visk… tamam tamam sulandırmayacağım.

    Kendimizi suçlamayıp, yargılamayıp, yaptıklarımızın insana dair şeyler olduklarını düşünmeyi becerebilirsek eğer (Dostoyevski başaramamış, biz nası yapıcaz bilmiyorum ama), alışkanlıklardan çıkmak da bizi bazen başka güzel alışkanlıklara yollayabiliyor.

    Her gün aynı etüdü yaptığınız bir rutininiz var. Çok faydalı, çok verimli hissediyorsunuz kendinizi. Ama bünye bir noktada platoya ulaştı ve revizyon olmadığı için, gelişme durdu. Hemen yerine yeni ya da farklı bir şey bulabilir, mevcut alışkanlığımızı değiştirebilir ya da 1-2 gün kafa izni verip sonra kaldığımız yerden devam edebiliriz.

    Rutinler bizi biz yapan şeyler evet ama arada rutinden çıkıp kendimize şöyle bir bakmamız da gerekiyor.

    Yıllarca rock müzik çaldım, söyledim, kaydettim ve prodüksiyonunu yaptım. Bu alanda oldukça sermaye biriktirdim. Ve fakat bir gün biri çıkıp dedi ki “senle bi albüm yapalım ama soundu daha elektronik, daha deneysel olsun”. Başta tereddüt ettim çünkü bilmediğim bir alan. Mevcut alışkanlıklarıma çok ters, konfor alanımdan beni mahrum edecek bir iş. Düşündüm, taşındım, altından kalkabilir miyim dedim ve sonunda bu mevcut alışkanlığı kırmanın bana -eğer işte başarısız bile olsam- muhakkak bir tecrübe katacağına karar verdim ve başladım çalışmaya. Bu sürecin sonunda Hakan Sivrikaya’nın ilk önce Bahar adlı teklisi, sonra da Döngü adlı EP’si çıktı ortaya. Halbuki öncesinde şu iki harika albümü tamamen canlı kaydederek yapmıştık; A-Live ve Gölgeler. Sırasıyla A-Live, Gölgeler, Bahar ve Döngü’yü dinleyin, nasıl bir alışkanlıktan çıktığımızı daha iyi anlayacaksınız.

    Hakan, ev stüdyosunda sürekli üretiyor, müzikler yazıyor. Bir kısmını bana yolluyor ve “sen bunu al ve bambaşka bir şey yap” diyor. Hareket alanımı oldukça geniş bıraktığından ben de hayal gücüm dahilinde yapabildiğim her şeyi yapıyorum. Eski rock prodüktörlüğü konfor alanımdan çıkmak başta zor gelse de, şimdi bambaşka bir perspektif daha katabildiğim için bu işe bakışıma; son derece memnunum.

    İşte alışkanlıklar kadar o alışkanlıkları kırmak da bir kada mühim sevgili alışkanlar.

    Yarın görüşürüz.

  • Alışkanlıklar

    Bizi biz yapan şeylere alışkanlık diyoruz sevgili okurlar. Neyi tekrar ediyorsanız, osunuz.

    Şimdi konuyu buradan direkt pratik yapa yapa gitarist olunura bağlamayayım, yavaş yavaş geleyim o noktaya.

    Gün içinde yaptığımız küçük şeyler, günün sonunda birikiyor, bu günlük birikimler hafta sonunda bir başka birikime dönüşüyor. Bu birikimleri aylık ve yıllık bazda düşündüğümüz zaman elimize oldukça tatmin edici bir sonuç çıkıyor. Ama pek çoğumuz birikim yapmak ya da bir şeyi “yetiştirmek, geliştirmek” konusunda yeterince sabır sahibi olmadığımızdan; o tatmin edici sonucu göremeden vazgeçiyoruz. Bilin bakalım kimler vazgeçmiyor? O imrendiğimiz kişiler var ya, işte o.

    Çocukken yaşadığımız yerdeki komşularımız serada (biz cam deriz Antalya’da) domates yetiştiriyorlardı. Eylül ayı gibi başlayan tohum atma işi, gübresi, ilacı derken kış geliyor, topraktan fideler filizleniyor, tırmanacakları ipler çekiliyor fakat o da ne; kışın “don” oluyor. İnsanlar domateslere don vurmasın diye gece kalıp seraların içinde soba yakıyorlar, bu bazen gecelerce sürebiliyor. Bu sırada herhangi bir hastalık vurmadığını farz ediyoruz bitkiye. Yavaş yavaş yaz gelmeye başlıyor ve büyüyen yeşil domatesler kızarmaya başlıyorlar. Olduktan sonra da tek tek (!) toplanıp -ki 3-5 dönüm seradan bahsediyoruz burada-, kasalara konup, önce sebze meyve haline, oradan da sizin marketinize ya da pazarınıza geliyor. Yani sizin kahvaltıda ya da yemekte kestiğiniz, bazen yarısını attığınız, sapını kopardıktan sonra yeşil kısmını yemediğiniz o domatesin sizden önce en az 8-10 aylık zorlu bir yolculuğu ve bu yolculukta ona eşlik eden yetiştiricileri var. Oranın insanı bu domatesin çekirdeğini, sapını yer, suyunu içer, asla ziyan etmez. Ben de öyleyim. Zira o süreci gördüm, toplanma aşamasında traktör kullanarak onlara yardım bile etmiştim onlara.

    Şu tüketim toplumu klişesi var ya hani? Bu açıdan tekrar bakın konuya. Bir domatesin yetişmesi gibi, bir çocuğun büyümesi, bir evin inşası, bir şarkının yapımı, bir gitaristin gelişmesi… Bunlar zaman alan ve bugün elimize net bir şey geçmemesine rağmen; yapıldığında ancak işe yarayacak şeyleri yaparsak gerçekleşecek şeyler. Çocuk 8 aylık oldu, kaldırmaya çalıştık ayağa, kalkamadı. Bundan bişey olmaz diyip bırakıyor muyuz yürümeyi öğretmeyi? Ananız babanız böyle yapsaydı nice olurdu haliniz sevgili okurlar? Yok. Her gün deniyor çocuk kalkmayı. Düşüyor, bazen oluyor bazen olmuyor ve neticede bir gün yürümek artık mevzu dahi olmuyor. Çünkü sürekli ve küçük tekrarlarla gelişti bu süreç.

    Gitar çalma, egzersiz yapma, müzik öğrenme işi de aynen böyle. Eğer “bana bi faydası olmuyor ya bu 1-2-3-4 etüdünün” diyip çalışmadan geçiyorsanız, eksi yönde bir alışkanlık inşasına giriyorsunuzdur. Kötü alışkanlıklar iyilerden çok daha hızlı öğreniliyor bu arada. Yıkmak yapmaktan daha kolay ya hani, oradan hissedin kıssayı.

    TAMAM BE YETER ARTIK, NABICAZ ONU SÖYLE! dediğinizi duyar gibiyim sevgili kızarlar. Şöyle;

    James Clear’in Atomik Alışkanlıklar ya da Charles Duhigg’in Alışkanlıkların Gücü adlı kitaplarını alın, okuyun, bu anlattıklarımın hepsini bilimsel bir takım araştırmalara dayandırarak nasıl ispatlamışlar sizler de şahit olun, sonra gelin konuşalım.

    Ne diyor Aristo? Ev yapa yapa mimar, kitara çala çala kitaracı olunur diyor.

    Kafanızı kaldırıp duvarın ardını görün artık guzum, üzmen kendinizi.

    Yarın görüşürüz.

  • Kas Hafızası ve Pratik

    Bir soloyu, bir licki ya da bir konseri baştan sona hatasız ya da minimum hatayla çalan bir müzisyenin sırrı yeteneğinde midir yoksa çalışma disiplininde mi?

    Cevap basit; çalışma disiplini. Pratik, tekrar bu işin yegâne anahtarı sevgili okurlar. Guthrie Govan’ın, John Petrucci’nin ya da Paul Gilbert’in yaptıkları şeyleri “o an aklıma geldi ve yaptım” şeklinde yaptıklarını düşünmüyoruz değil mi?

    İnşallah düşünmüyoruzdur.

    Bir şeyi ustalıkla, kendimizi çok da kasmadan yapabiliyor olmamızın yolu, onu kas hafızasına öğretmekten geçiyor. Yürürken kollarımızı sallama işini düşünmeden yapıyoruz. Akılsız evlerde ışığı açacağımızda elimizi bilinçli bir farkındalıkla kaldırıp “şimdi anahtara götürmeliyim” demiyoruz, o el anahtara zaten gidiyor. Yine akılsız araba kullananlar manuel vites değiştirme işine başladıkları zamanı bir hatırlasınlar. En başta “debriyajı mı yavaşça kaldırıyoduk, dur 3. vites yukarıda mıydı aşağıda mıydı” derken, bir süre sonra araba kullanırken bunların hiç birini düşünmediğimizi ve hatta araba kullanırken neler neler yaptığınızı bir hatırl…

    Kas hafızası beyinde bulunuyor ve tekrar yaptıkça gelişiyor, coşuyor, çağlıyor. Kimileri 1000 ila 30.000 tekrarın, o hareketi “doğal” hale getirdiğini söylüyor. Şimdi ilk Em ya da Am akorunu bastığınız zamanı hatırlayın. Şu anda bu akoru her basışınızda tek tek parmaklarınızı doğru yerlere basmaya dikkat ediyorsanız, yeterince tekrar yapmamışsınız demektir. Ama bir barda, cafede ya da sosyal ortamda insanlara müzik yapmak, eşlik etmek için bu akorları çokça bastıysanız, her basış bir kas hafızası pratiği olduğundan, siz bu akorları çoktan doğal birer “jest” haline getirmişsiniz demektir.

    İşte bu işini ustalıkla yapan gitarcılar da bu zor şarkıları doğal birer “jest” haline getirene kadar çalıyorlar. Sadece şarkıları mı? Hayır. Daha evvelden çalıştıkları teknikler, lickler, buldukları phraseleri de doğal birer jest haline gelene kadar çalıştıklarından, ürettikleri eserler de bunlardan oluşuyor ve şarkılar daha kısa sürede ortaya çıkıyor. Yani önce çok zor bir şarkı yazıp, sonra o şarkının gerektirdiği tekniklere çalışılmıyor; zaten çalışılmış bir takım hareketler, müzikal vizyonla birleşip o harikulade şeyleri oluşturuyor.

    E peki nabıcaz?

    Oturup çalışıcaz sevgili okur-çalarlar. “Ben günde 5-10 dakika gitar çalışsam” diyorsanız, bu sürede bir sweep picking lickini 40-50 kere tekrar ettiğinizi düşünelim; 20-25 günde 1000 tekrar yaptı bile. Yok ben oturup günde 1 saatimi buna ayırırım diyosanız, günlük tekrar sayısı 200 civarına çıkar ve siz 4-5 günde bu işi kas hafızanıza öğretmiş olursunuz.

    Buradan hareketle sizlerle bu hafta YouTube kanalımda bir gitar çalışma rutini videosu paylaşacağım. Beraber deneyelim, bize ne katıyor görelim, daha sonra güncelleyelim, tekrar edelim, sonra aynı döngü tekrar tekrar ve tekrar etsin. İçinde hem ısınma olsun, hem lick olsun, hem farklı teknikler olsun. Ama bu süreçte zorlandığımız bir tekniği seçip ona da odaklanalım. 1 saatin yarım saatini ona ayıralım mesela. Ve bir ay boyunca kas hafızamıza onu doğru bir şekilde öğretelim. Evet doğru bir şekilde. Zira kas hafızası ona ne verirseniz onu öğreniyor. Bu yanlış ben bunu unutayım demiyor. Hatalı yaptığınız bir tekniği o şekilde yazıyor yani belleğe. Burada da kendimizi izlemek, hatalı olup olmadığımızı tahlil etmek ya da birinden profesyonel destek almak mevzuları devreye giriyor ki; bunları başka bir yazıda anlatacağım.

    Gitar çalma, pratik yapma, disiplinli olma işi bir hedef değildir. Eğer öyle olursa hedefe vardığınız anda boşa düşersiniz. Gitar çalma, pratik yapma ve disiplinli olma işi bir kimlik meselesidir. Ve kas hafızası sandığımızdan çok daha mühimdir, bizim kırmızı çizgimizdir. (Çizgili kas şakasıydı bu)

    Yarın görüşmek üzere.

  • Doğru Soruyu Sormak

    Yeni bir gitar ya da pedal alacağımız zaman, önce bütçemizi ya da bizi görür görmez etkilemiş bir ekipmanı belirleyip, sonra onu etrafımızdakilere sora sora onaylatma yoluna giriyoruz genelde. Bu soruya maruz kalanlar da kendilerine sunulan seçenekler arasından birini seçiyorlar mecburlarmış gibi. En sık aldığım ve itinayla yanıtlamaktan kaçtığım sorular “abi şu kadar param var ne alayım?” ya da “abi şu markanın şu gitarı nasıl, alınır mı?” E kötü bir şey söylersen alınır tabi, söyleme yazık.

    Her birimiz için doğru yanıta gidebilmenin yegâne yolunun, doğru soruyu sormak olduğunu düşünmekteyim…

    Ben kendim, evet…

    Elde bulunan bir miktar paraya hangi gitarı alayım gibi bir soru bana çok muğlak geliyor. Bi kere hangi elde o para? O el nasıl bir el? Büyük mü, küçük mü? Ne kadar zamandır neler çalıyor ve neler çalmak istiyor? Ben bunları bilmiyorum ve bilmeden bu soruyu yanıtlayamam… Ama garip bir şekilde, karşımızdakiyle konuşurken “beni tanıyor bence” gibi bir his mi oluşuyor bilemiyorum; bir anda tüm soru işaretlerini gideren o yanıtı alacağını umuyor. Umuyoruz daha doğrusu, hepimiz böyleyiz.

    Daha 3 gündür görüp, hoşlandığımız bir insanı, hayatımızdaki tüm boşlukları dolduracakmış gibi idealize edip, iki ay sonra bir daha yüzünü görmek istemeyen ya da binbir emekle kazanıp girdiğimiz okulun yarattığı hayal kırıklığıyla daha fazla yaşayamayıp yarıda bırakan biz değilmişiz gibi; kendimizi tam olarak tanımadan aldığımız gitarlardan da ya mutsuz olup ayrılıyoruz ya da daha kötüsü, o mutsuzluğu tek çaremiz gibi düşünüp içinde kalmaya devam ediyoruz. E peki ne yapalım?

    Doğru soruyu soralım sevgili okurlar. Örneğin sevdiğiniz gitarcıların çoğu Ibanez çalıyorlar. Ama elleriniz küçük olduğundan 43 mm eşik mesafesi size fazla geldi. Zamanla parmaklarınız uzamayacağından ya da gitar küçülmeyeceğinden; hiç bir zaman Vai’nin elinde durduğu gibi durmayacağına emin olup, o gitarla vedalaşmanın düşünülmesi gerekmektedir bence.

    Çok bilgi, çok uyaran var. Ama iç biri esaslı bir tecrübenin yerine geçemiyor maalesef. Etrafımız kitabi bilgiler üzerinden tavsiye saçan insanlar, influencerlarla dolu. En iyisi, gidip deneyebildiğiniz kadar gitar denemek. Ucuzundan pahalısına… Nereden ne çıkacağı belli olmaz. Deneye deneye aslında aradığınız ya da size kendinizi konforlu hissettiren gitarı bulacaksınız bir noktada. O gitarın özelliklerini öğreneceksiniz ve “haa demek ki ben 42mm nut mesafesi olan, çoğu kişinin önerdiğinin aksine dişbudak gövdeli ve HSH gitarlar seviyorum” diyeceksiniz örneğin…

    Biz henüz bir gitardan ne beklememiz gerektiğini bilmeden tavsiyeler alıyor, gördüğümüz gitarları idealize ediyor ve belki de bizi uzun süre mutsuz edecek kararlar alıyoruz. İlk önce ne istediğimizi bilmemiz, ilk önce doğru soruyu sormamız lazım.

    Bu paraya hangi gitar değil, ben bir gitardan ne bekliyorum… Ne beklediğini öğrendikten sonra, “şu şu özelliklerde, şu şu beklentilerime şöyle yanıt verecek bir gitarı şu paraya alabilir miyim sizce?” gibi bir soru sorulabilirse; soranı kesinlikle doğru ya da doğruya en yakın cevaba götüreceği kesin.

    Bir başkasının al dediği şeyi sorgulamadan almayın sevgili okurlar.

    Yarın görüşmek üzere.

  • Müzik Teorisi Bilmeli Miyim?

    Bilmem, bilmeli misiniz? Buna neden ihtiyacınız olduğuna dair bir fikriniz olmalı en başta. İnsan hakkında hiç bilmediği bir şeyin kendine “nasıl” faydalı olabileceğini ön göremez diye düşünüyorum. Tam da bu sebepten, müzik teorisi bilmek birine ne katar, onu anlatacağım size.

    Müzik yapmak, tiyatro oynamak, kitap yazmak, yemek pişirmek, ilişki yaşamak; velhasıl insana dair tüm bu eylemler, sistematik birer eğitimleri yokkenden beri yapılıyor. Yani insanlar müzik teorisi icat olunmadan önce de müzik yapıyorlardı uzun lafın kısası. Peki teori niye o zaman?

    “Niye”, sorumuzunu cevabı. Eğer nedensellik peşinde savruluyorsa bir insan, neyi neden yaptığıyla ilgili bir merak içindeyse; müzik teorisi zaten yapabiliyor olduğu müziği, nasıl yapabildiğini açıklıyor bu nedensel kişilere. Matrix Reloaded’da kâhin Neo’ya şeker uzatıyor ve Neo da ona;

    -Kararımın ne olacağını biliyor musun?

    diyor. Kâhin de;

    -Bilmesem kâhin olmazdım değil mi?

    diye cevap veriyor. Bunun üzerine Neo;

    -Kararımı zaten biliyorsan, nasıl seçim yapabilirim?

    diyor ve kâhin de ona;

    -Çünkü seçimini çoktan yaptın. Bu seçimi neden yaptığını anlamak için buradasın.

    diyor. Ne sahne ama 🙂 Neo’nun aklı gibi benimki de karışıktı ilk izlediğimde. Sonra bu diyaloğun altındaki mesajı kendi işimle görmeye çabaladım ve ulaştığım sonuç şu;

    Müzik, bazılarının doğal bir yetenekle, bazılarınınsa ufak bir iteklemeyle başladığı, insana dair, tarih kadar eski bir “ifade şekli”. Ve bunun bir eğitimi olamaz. Müzik yapan zaten yapıyor. (Aşıklar, ozanlar, tek bir nota bilmeden beste yapanlar, enstrüman çalanlar vs.) Ama birileri hayata müzik yetisi dışında başka bir şeyle daha geliyorlar. Nedensellik arayışı. İşte bu nedensellik merakı tam da şu an içinde olduğumuz medeniyetin baş müsebbibi.

    Birileri kendinden bir önceki bestecinin neyi, nasıl yaptığını merak etmiş. Ve yaptıklarını incelemiş. İçinde bir örüntü bulmuş ve onu taklit etmiş. Böylece ilk armoni kuralları oluşmaya başlamış. Yani Bach’ın, Mozart’ın, Beethoven’in, Dvorak’ın döneminde şu an olduğu gibi bir armoni kuralları silsilesi yoktu. Örneğin; natürel minörün beşinci derecesinden birinci derecesine çözülme hissini yeterince kuvvetli bulmayan besteciler, majör dizini 5. derecesini alıp minöre koydular. Ve birileri de bunu duyup, “aa bu güzel oluyormuş” diyip kendi eserinde kullandı. Neden böyle yaptığını inceleyenler ise bu daha güçlü çözülme etkisini görüp buna “armonik minör” dediler. Yani gökten inmiş bir armoni kitabı yok, müzik yapılıyor, sonra kurallarını anlıyoruz tıpkı Matrix’teki nedensellik gibi.

    Buradan varacağımız nokta şudur. Neyi neden yaptığını merak eden bir “nerd” ya da “geek” iseniz; müzik teorisi size çok şey anlatacak sevgili okurlar. Çünkü siz müzik teorisini alıp zaten yapabiliyor olduğunuz müziği okumak için kullanacaksınız. Ha yok, ben neyi neden yaptığımı merak etmem, yapar geçer sorgulamam diyen biriyseniz eğer; teori sizi çok da heyecanlandırmaz. Yeni şeyler yaptırmaz, yeni hareket alanları yaratmaz. Burada biraz müzisyenlikten çok mizaç giriyor devreye. Nedensellik peşinde değilseniz, neyi neden öğrendiğinizi ve ne işe yarayacağını asla bilmediğiniz bir yolda gider durursunuz. Ki o yol da sizi bir yere götürür mü? Bilmem. Ben nedensellik peşinde koşan ve çoğunlukla savrulan biri olduğumdan o kısmını bilmiyorum. Bundandır ki şarkı çalmaktan çok analiz etmek hoşuma gidiyor, YouTube kanalımda bir ton şarkı analizi var ve olmaya devam edecek. Neden böyle yapmışlar acaba? Bu sorular bitmediği sürece, öğrenme isteği de bitmeyecek.

    Yarın görüşmek üzere.

  • Müzisyen Olmak

    Bundan böyle her sabah yeni bir yazı yazacağım. Umarım hepimiz için keyifle ilerleyen bir süreç olur.

    İlk yazının konusu kapsayıcı bir şey olsun istedim. Müzikle ilgilenenin okuyabileceği, ilgilenmeyenin de merak edebileceği bir konu; müzisyen olmak.

    Genç arkadaşlar bana Instagram üzerinden “abi tek işin müzik mi?”, “müzisyenlikle hayat geçer mi?”, “müzik mi okuyayım?” gibi soruları çok soruyorlar.

    Müzik benim tek işim. Yaparken akışta olabildiğim tek iş. Ama müzisyenlik değil. Bir orkestrada, bir barda ya da otelde çalma işinin müzik yapmakla doğrudan bir bağlantısı yok zira. O yüzden 2007 ile 2022 yılları arasında yaptığım sürekli/yevmiyeli bar müzisyenliği işini artık yapmıyorum. Bahsettiğim zaman diliminde beni o işin içinde tutan diğer dinamikler, işin sürdürülebilir olmadığına dair fikirlerimi bastırdı ama bir noktada bastırılan her şey gibi büyük bir enerjiyle yerinden çıktılar.

    Müzisyen olmak tarihin her döneminde zordu sevgili okurlar. Quadrivium’dan, Platon’dan hatta Pisagor’dan bu yana yaşamda matematiğin bir kolu olarak kendine yer bulan müzik; icra kısmına gelindiğinde kendisine aynı saygın yeri bulamıyordu. Toplumun alt tabakasında yer alan jonglörlük, soytarılık gibi işlerle aynı sınıftaydı müzik icracısı olmak. Yani ülkemizde istek şarkısı çalınmadı diye hakarete uğrayan, vurulan müzisyenin ve büyük toplumsal felaketler olduğunda ilk durdurulan müzik icrasının kaderi, zaten asırlar öncesinden çizilmiş. Tarih tekerrürden ibarettir.

    Ben de bunların tamamını müzisyenlik hayatım boyunca yaşadım. İşler yolunda giderken bir anda “senin hakettiğin para bu” dendi, kendilerini reddettiğim işletmeciler tarafından tehditler aldım, çalıştırılmadım, müzisyen arkadaşlarım kendi işlerine bir zeval gelmesin diye ölü taklidi yaptılar, gittiğim otelde bana “müzisyenler oraya oturamaz, şunu içemez, şurada yemek yer” vs dendi, kıymeti işvereninden ya da tanıdıklarından menkul bir sürü insanın filtresiz ve ütopik düşünceleri, hatta davranışlarına maruz kaldım. Bunları uzun uzun anlatırım bir yayında. Neyse. Bir süre sonra cover çalma işi de beni içten içe tüketti. Artık yaptığım işi değiştirmek, mevcut halimle hor görülmediğim, kıymetsiz hissettirilmediğim ve üreten, kendini gerçekleştiren bir konumda hissedebileceğim bir forma geçmem gerektiğine ikna oldum ve nihayetinde tüm bunlar beni canlı müzik işinden tamamen dışarı itti.

    Müzik yapmanın, müzisyen olmanın bir barda çalmakla doğrudan bir ilişkisi yok ama var zannediyoruz. Bar müziğinde müzisyenin yeri, Cumartesi gecesi 1000 kişiye çalan, pür dikkat izlenen, hayran olunan, narcissus tozları üfleyen bir körüğün ucundaymış gibi görünse de, nerdeyse garsonlarla aynı yerde. Hatta garsonlar biraz daha üstte olabilirler. Bunu sahnedeki herkes biliyor ama öyle değilmiş gibi bir persona oluşturup, bu personaya kendileri de hayranlık besledikleri için; bundan çıkış yok gibi görünüyor onlar için. Bunlar varsayım değil bu arada, yaşanmış gerçeklerin birinci ağızdan aktarımı. Ben de bu roller coster’a bindim uzun bir süre. Kontrolden çıkmadan önce de yavaşladığı bir noktada atladım. İnmek çok mümkün değil, durmuyor çünkü.

    Günün sonunda kendine ait bir değer, bir fark yaratmayan herkes bu bitimsiz hız treninde sonsuza kadar gitmekle cezalandırılmış gibi geliyor bana. İnsanın hayatını sürdürebilmek için tek motivasyonu para ya da parazitlik olmamalı. İnsan, nasıl yaşayacağına dair düşünmeli, bu düşünce seanslarından sağalttığı bilgileri bir yere yazmalı, bakmalı, onun da üzerine düşünmeli. Ben ne yapıyorum, nasıl bir hayat yaşıyorum demeli. Kendine vermeye korktuğu cevaplardan kaçan herkes bu ateşe odun olmaya devam edecekler.

    Yarın görüşmek üzere.

  • YouTube!

    YouTube kanalıma nihayet düzenli olarak içerik üretmeye başladım. Burada müzik, gitar, müzik teknolojileri ve kişisel gelişimle ilgili bazı konulardan bahsettiğim konuşma ve pratik içeren videoların yanı sıra; If I Played This Song adını verdiğim bir seri var. Gitarla oluşturduğum atmosferik altyapılar üzerine, yine gitarla “kendi stilimde” şan melodisi ya da ana temalarını çalıyorum. Yeni video ekledikçe buradan da yayınlayacağım. Bu postta şimdiye kadarki videolar yer alıyor.