Yazar: Mali

  • yuh bi buçuk sene olmuş

    vallahi olmuş.

    ama son yazımda dediğim gibi yutub da büyümüş yani şimdi, boşa ara vermemişiz yazılara. mail aboneliğini yapamamışım, onu da yapıcam.

    ama daha bomba bi haberim var ulan arkadaşlar;

    instagram kullanmayı bıraktım.

    falan

    yo yo, ciddili.

    escape the matrix yaptım resmen.

    baktım ben bu ekran süresini idare edemiyorum çünkü ben o abi değilim, cold turkey yaptım ben de (ingilizce idiomlar kalp ben)

    nası oldu?

    şimdi ben feci bir matrix hayranıyım. bu dünyadaki en sevdiğim film matrix. (ama birincisi)

    kurulu düzeni mala anlatır gibi anlatıyo ya morpeus neo’ya, hah onun hastasıyım işte.

    şimdi bi gerçek dünya var matrix’te (zion ve makinelerin olduğu) bi de matrix var (bağlandıkları yer, karizmatik böyle, gözlüklü, uçup kaçtıkları)

    gerçek dünya matrix’ten görece daha sıradan, daha düz, bişiy olmak istiyosan oturup o şeyi olmaya uğraştığın, şıp diye olamadığın bir yer. gerçek dünya yani. insan yoksa da var.

    matrix’teki hayatsa gerçek hayat değil. ne istiyosan onu olabildiğin bir yer. fakat buranın varlığının bir bedeli var. matrix denen program (ya da app) gerçek hayattaki insanların vücutlarının oluşturduğu ısıdan karşılıyor elektriğini. bunun için tarlalarda suni olarak beslenip yetiştirilen insanlar var (elinde tablet tutan çocuk gibi düşün ya da tüm gün ekrana bakarak gezen insan) yani insanlar varsa var, yoksa yok.

    şimdi bizde de bi gerçek dünya var, evde kıçımızı devirip burnumuzu karıştırarak uzandığımız, borçlar, krizler, ayrılıklar ya da sevgiler, güzellikler, bağların olduğu ki hepsi gerçek bunların

    bi de insta’mız var. filtreli, performatif, her anı mükemmel olan, hep bi olmak istediğimiz kişi gibi olabildiğimiz (şıp diye), bunu da çabasız yapabildiğimiz bir yer. mükemmelin karşısında duranın da “bakın ben de nasıl antisiyim tüm bu düzenin” diye aşırı karikatürize, mükemmel bi anti-mükemmeli oynadığı o yer.

    e matrix işte olm bu resmen.

    likeladığımız o adam ya da kadın, binbir tekrardan sonra attığımız o kısacık storydeki performans, o ışık, o açı, o “en mutlu anı yakalanmış gibi görünen” anlar, anılar, dumplar şunlar bunlar. hepsi insta denen yerde şıp diye olabilen, olunabilen şeyler değil mi?

    öyle mutlu bi an oldu mu gerçekten? olduysa biz ne ara o andan çıkıp fotoğrafını videosunu çekebildik? mutlu muyuz yoksa belgelemek peşinde miyiz? ya da gerçek hayatta gidip konuşmaya cesaret edemeyeceğimiz o kadına ya da adama attığımız kalp, alev, takip, yorum, like neyse; bu gerçek mi sizce?

    gerçek hayatta yapmayı hayal dahi edemeyeceğiniz şeyleri yaptığınız o yer matrix değilse nedir sayın arkadaşlar?

    ne diyodu cypher?

    “bu bifteğin gerçek olmadığını biliyorum ama ağzıma attığım anda matrix bunun sulu ve güzel bir biftek olduğunu söyleyecek beynime.”

    görülmek istediği şekilde kendini insanlara göstermek, gerçekten nasıl göründüğünü maskelemek, gerçek hayat deneyiminden kaçmak değil midir?

    öyleyse de birileri der ki

    ben bu anın mutlu ya da mükemmel bir an olmadığını biliyorum ama bu pozu paylaştığımda instagram’dan gelen likelar insanların benim mutlu ya da mükemmel biri olduğumu gördüklerini söyleyecek beynime.

    ne diyordu yine cypher kral

    ignorace is bliss

    şimdi ben de matrix’e bağlanıp geri çıkar gibi “meta business suite” diye tatsız tuzsuz bir app üzerinden story ve reels paylaşıyorum zamanı geldiğinde. youtube’daki içeriklerimden içeridekilerin de haberleri olsun diye.

    haliyle artık instagram app’inde bir kullanıcı olarak yokum, hedefim mezara kadar da olmamaktır.

    darısı kendi için daha iyinin peşinde olan herkesin başına.

    bay bay.

  • Yavaş Yavaş Sona Yakl, bi dakka nası son?

    Evet sevgili okurlar. Her sabah yazdığım bu yazıları artık haftalık bir mail aboneliğine dönüştüreceğimin haberini veriyorum sizlere. Yapıp yapamayacağımı görmek istediğim bu süreçte, neredeyse bir aydır her gün yazı yazıyorum. Bunu evirmek istediğim başka bir nokta vardı, bu onun hazırlığıydı aslında.

    Ne biliyor musunuz?

    Her gün bir video.

    Beni bu yola eviren Fatih Altaylı oldu aslında. Her sabah önce köşe yazısını yazıyor, sonra YouTube kanalı için her gün bir video çekiyor. Düşünün bir TV kanalında çalışıyorsunuz. Ana haber spikeriyseniz günde 1, ara haber sunuyorsanız günde 12 kez kamera karşısına geçiyorsunuz. O kanalın genel yayın yönetmeniyseniz eğer, yayına çıkmasanız ya da haftada bir program bir yapsanız da; tüm programları izliyor, düzenliyor, KISACASI BU VIDEO VE MEDYA İŞİNİN TAM ORTASINDA yer alıyorsunuz.

    E şimdi ben de bu sosyal medya işinde bir noktadayım. Instagram’da bugün itibariyle (5 Şubat 2025) 17k, YouTube’da 5.5k takipçim var. Bi nevi ALUCRA’NIN SESİ ya da KELKİT TV gibi bir yerdeyim. Yerelim henüz, ulusal değilim. Muhtemelen bu iki haftada bir video hatta 3 ayda bir video atma süreci bunu bu hale sokuyor. Çünkü yaptığım şeylerin çok daha iyi ve kötü örneklerini görüyorum ve aralarında kendine iyi bir yer bulabileceğinin farkındayım. Ama bu iş bir tür hobi gibiyse eğer, gitmiyor. Bunu hobiden mesleğe, tam bir eğitim ve medya KARTELİ (FALAN) olma yoluna devşirmek gerekiyor belki de.

    Günlük yazılar Pazar yazılarına dönüşecek ve ben YouTube’a her gün bir video çekeceğim sevgili arkadaşlar.

    Benden bıkana kadar suratımı göstereceyim size.

    Yarın görüşmek üzere.

  • Nerden Çıktı Şimdi Bu?

    -Ne nereden çıktı?

    -Neden böyle bir şey söyledin ki abi şimdi?

    -Ne diyo oğlum bu?

    -Niye yani biz bir şey mi yaptık sana yazdıklarını okumaktan başka?

    -Abi konuşsana aw…

    Diye uzayıp giden bir takım iç sesler, zihin konuşmaları. Peki neyin üzerine?

    Durup dururken gelen “her şey sonsuza kadar iyi gidicek sanıyosun ama bak ben geldim yine” hissi. İster yorgunluk de, ister motivasyonsuzluk de, ister stres, anksiyete, melankoli ya da depresyon de, istersen şeytan de, istersen kötü enerji de… Farkındaysak bir şey demek istiyoruz. Herkes bu birden bire gelen hissi bir şeye yormak istiyor. Kötü bir şey sanıyoruz. İyi hislere sebep aramayıp, keyfini yaşarken; “kötü” hisler ya da iyi hissettirmeyen hisler geldiğinde “abi hemen kovalım, kafamız dağılsın, yiyelim, içelim, alalım, satalım, girelim, çıkalım, sayalım, sövelim, çalalım, çırpalım…”

    Halbuki bu da insana dair bir his değil mi sevgili okurlar? Havalar güneşli giderken ne güzel, bir gün bir uyanıyoruz bulutlu. Kimisi seviyor bulutlu havayı, o havada yapacak güzel bir şey, hissedecek güzel bir his bulmuş zira vakti zamanında, ona tutunuyor. O da güneşli hava sevmiyor mesela. Ama hemen hepimiz sevmediğine bir sebep bulma, bir anlam atfetme peşindeyiz. İnsanız çünkü, böyle işliyor sistemimiz. Anlam arama, anladığına sarılma, anlamadığına mesafeli durma, yok sayma hatta zarar vererek yok etme gibi davranış kalıplarımız var.

    Bu kalıplar bir yerden sonra kimliğimizi oluşturmaya başlıyor. Kendini sevdiği şeyler üzerinden ifade edenlerden daha çok sevmedikleri üzerinden ifade eden insanlara dönüşüyoruz. Toksiklik bu aslında düpedüz.

    Bir keresinde bir kız arkadaşıma “ne tarz gruplar dinlersin” diye sormuştum, o da bana hangi grupları sevmediğini saymaya başlamıştı. Şu an başka bir müzisyen arkadaşıma “abi yenilerden ne dinliyorsun” diyorum; o bana “abi şunu şunu sevmiyorum ya, hiç anlamıyorum müziklerini, bana hitap etmiyor” diyor.

    🙁

    Yav ben onu mu diyorum?

    Kendini çok iyi bir konumda görüp, kendini hayatındaki diğer insanların kurtarıcısı gibi gören insanların sosyal çöküşüne şahitlik ediyoruz gerçek hayatta ve sosyal medyada sürekli. Siyaset, futbol, magazin, yarışmalar, ünlüler, ünlü olmaya çalışanlar, yalan yanlış iş yapanlar… Ben de başlıyormuşum şimdi di mi YA BU İNFILUNSIRLAR ÖFF YETO YAA falan diye… E başlarım tabi, ben de bu toplumun bir parçasıyım.

    Ama artık bu kendini karşıtı üzerinden ifade etme kontrastından bana gına gelmeye başladı. Galiba bu döngüyü biz durdurmazsak, zincirdeki bu paslı halkayı biz söküp atmazsak, kimse yapmayacak bunu. Belli ki artık yüce rabbim firavunlar için Musa gönderimi de yapmıyor, e o zaman?

    Benim çözümüm şu.

    Evet içimizde beliren her his için bir etiket bulmak istiyoruz. Bazısına bulmamayı deneyelim. “Bu da böyle bir gün, içinden geçelim bakalım.” demeyi bir denemeyi öneriyorum. Deniz Göktaş’ın seçimlerle ilgili harika metaforu vardı Selam Selam adlı gösterisinde. 20 yıldır aynı yerden yakınmanın konforuna ek olarak şunu söylüyordu; “salondaki yemek masasını değiştirmek istersin, sonunda değiştirince de salona bakıp; ulan aslında koltuklar da b*k gibiymiş dersin” gibi bir şeydi.

    Abi evet. Sebep arandığı zaman bulunuyor çünkü. Ve asıl sebebin o olmayabileceği ihtimali aklına düştüğü an diğer sebeplere geçiyorsun. Bende bi bozukluk var diyip daha da başka sebepler aramaya başlıyorsun. Sen o kötü hissine sebep olan nihai eksikliğini bulamadıkça, zihnin sana kötü sebep bulma konusunda ne kadar ayrıntılı çalışabildiğini kanıtlarcasına kuantum bilgisayarı gibi olmamış utançlarını bile öyle ayrıntılı seriyor ki önüne (çünkü işi bu); “ulan ben ne ŞRFSZ biriymişim” bile diyorsun kendine yani… Abi bırak halbuki yani… Kötü hissettin, tamam kal öyle anasını satayım. Biraz da al o b*k kokusunu ya. İnsan olmak böyle bir şey çünkü. Bazen çok güzel uyanır, bazen b*k gibi uyanırsın. Buna bir şey söylemek zorunda değilsin. İşini yap, rutinini yap, yap bugün de böyle bi ruh haliyle yap, bir şey söyleme yani.

    Sen! Hiç sevmediğin müzik tarzlarıyla ilgili konuşmak yerine, sevdiklerine ilgili konuşsana abi? Toplumun sanattan ne kadar uzak olduğunu değil de, senin sanata ne kadar yakın olduğunu anlatsana bize? Yapılmamışların altını çizeceğine, yapılmışları göstersene? Neden göstermiyorsun?

    Yok di mi yaptığın bir şey?

    Yok evet…

    Etrafınızda böyle insanlar varsa, kaçın. Sizi de kendi nedensellik çukurlarına çekerler ve inanın; tüm hayatınız orada geçer, fark etmezsiniz bile. Bu bir aile olur, arkadaş olur, okul olur, partner olur, kardeş olur, hiç fark etmez. Hepimiz aynı toplumun parçalarıyız ama bazılarımız bu gidişata dur diyecek farkındalığa sahip aramızda. Onlardan biri gibi hissediyorsanız kendinizi, davranın sevgili okurlar. Siz durduracaksınız bu gidişatı ve sizin gibi düşünenler.

    Ulan ne konuştum be 🙁

    Yarın görüşmek üzere.

  • Nick Johnston

    Merhaba sevgili okurlar. Bu haftaya Nick Johnston ile başlamak istedim. Bilmeyenler için hemen şu harika şarkısını ekliyorum, dinleyerek okursunuz belki.

    Aynı isimdeki albümü, ilk albümü aynı zamanda. Nick Johnston’un dinlerken hemen bir “derli topluluk” çarpıyor insanın kulağına. Gitar müziği denince genelde akla ilk gelen “bakın ben neler yapabiliyorum” karmaşasından çok, herkesi yakalayabilecek bir melodik hat veriyor bize. Onu takip ederek şarkıda ilerleyince “bakın ben de bunları yapıyorum, derdimi bu hızda da anlatabiliyorum” noktasına da geliyoruz evet. Ama oraya gelene kadar bize öyle güzel bir hikaye anlatıyor ki; zirveye tırmanışımızdan da, oradan inişimizden de zevk aldırıyor sağolsun.

    Bunun aksini yapan gitarcılara dair olumsuz bir şey değil bu söylediğim. Kontrast yaratmaya çalışıyorum sevgili okurlar anlatırken. Malmsteen bir dönem müziği yapıyor örneğin, Paul Gilbert de öyle. Nick Johnston ise kendi döneminin en iyi temsilcilerinden.

    Hikaye anlatıcılığında çok ileri seviyelere gelmiş bir besteci kendisi. Piyanoyla açılan şarkıları da var, altere akorlarla biten şarkıları da. Kendine has muazzam tekniğiyle birleşince bu anlatım tarzı, ortaya benzersiz bir müzik çıkıyor. Tüm albümlerini tüm gitarcı arkadaşlar için öneriyorum.

    Aynı zamanda iyi de bir eğitmen. Homework adını verdiği bir gitar topluluğu var kendisinin. Başta kendi web sitesi üzerindeydi, şimdi patreon’da. Her hafta yeni ödevler, lickler veriyor, backing trackler üzerine çalınıyor, feedback veriyor katılanlara vs. Ben de bir dönem müridiydim, yakın zamanda tekrar olacağım vakit bulabilirsem.

    Kendisi hem müziği, hem yaşamı, hem disiplini ve istikrarıyla bizler için daima güzel bir örnek. Bir kaç öğrencimle bir kaç şarkısını çalıştık, analiz ettik. Bu yolla armoniye bakışını da biraz iredelemiş olduk. Sizlere de aynını öneririm sevgili arkadaşlar.

    Yarın görüşmek üzere.

  • İstersen Sen De Katıl

    Evet, YouTube katıldan bahsedeceğim size bu yazıda.

    Katıl kısmını aktif ettim ve sıfırdan müzik teorisi serisine başladım. 101’in bitmesine 7 video kaldı. Sonra 102 başlayacak.

    Bu hafta ise sıfırdan ve ileri seviye gitar serisine başlıyorum ayrı ayrı. Bunun için araştırma yapıyorum. Stüdyoda ne kadar kitap varsa eve getirdim metod vs, müfredat oluşturuyorum.

    Özel derslerim daha çok koçluk, mentorluk gibi gittiğinden, oradaki içeriği videolara taşıyamıyorum. Ama kapsayıcı bir video ders serisi hazırlayacağım. Elbette UDEMY ve benzeri platformlardaki örneklerinden farklı olması için uğraşıyorum. Üç paket var 2.2.2025 itibariyle. Music Maker, Music Maker Plus ve Music Maker Premium. İlki bi destek atmak, ders videolarını izlemek istemese de katkıda bulunmak isteyenler için. Plus olan videolar, canlı yayınlar vs. erişebildiğiniz paket. Premium olan da hem videolara erişiyor, hem imkanı dahilinde daha çok destek atmış oluyor hem de sosyal medyadan takipleşme vs yapıyoruz (artık ne işe yarayacaksa).

    Buradaki amacım bildiklerimi insanlara oturup anlayabilecekleri bir dille anlatmak ve bu içerikleri izleyen kitle özelinde sapla samanı ayırmak. Yani ürün inceleme ya da “solo inceleme “dedemi zorbaladım” videosunun altına gelip çöpünü bırakan arkadaşla aynı odada olmamak. E tabii bunun bir bedeli var sevgili öderler. İşte bu bedel (bence) kitlemizi çoğunlukla temiz bir yerde tutacak. Göreceğiz bakalım.

    Şimdi; müzik teorisi serisinin videoları bitince alıştırmaları çözdüğümüz canlı yayınlar olacak. Aynı şekilde her gitar dersi videosunun bir. de o videoda önerilen etütlerinin baştan sonra yapıldığını “study with me” tarzında videoları olacak. Bu noktada başlangıç için pena ve boş tel egzersizlerinden başlayıp, açık/bare akorlarla basit şarkılar çalınacak ve basit teknikler/gamlarla basit melodiler çalınacak seviyeye getirip bırakacağımız bir gidişatımız olacak. Eşiniz, dostunuz, kardeşiniz, oğlunuz, kızınız faydalanır siz çalıyorsanız hali hazırda. İleri seviyede ise orta-ileri seviye etütler, orta ileri seviye akorlar/mod ve diziler, yine orta ileri seviye gitar teknikleri, orta-ileri seviye sololar olacak.

    Bunların dışında bir de emprovizasyon video serisi olacak. Bunu biraz da interaktif yapmak istiyorum. Canlı yayınlarda beraber çalabileceğimiz bir senaryo düşünüyorum. Ya öyle olacak ya da hazırladığım altyapıları herkes kendi bilgisayarından çalarken doğaçlayacak, o an yorumlayacağım. Bakacağım o işe.

    Ben bu içerik üretme işinde vitesi biraz yükseltiyorum. Katıl dışında haftalık şarkı incelemesi, ahkam kesme tarzı videoların devamı geliyor olacak elbette. Performansa da odaklanırım herhalde. Dream Theater’in Another Day’inin solosuna çalışıyorum bu ara mesela. Haftalık olarak onları yükleyeceğim. Anlayacağınız bu iş Insta’dan YouTube’a doğru kaymakta. Ki öyle de olmalı.

    İşte bugün size bundan bahsetmek istedim sevgili okurlar. Yarınki yazı bundan tam 10 saat sonra falan burada olacak.

    Yarın görüşmek üzere.

  • Geç Oldu, Yazmasak Mı?

    Bir an geliyor böyle bir şey yaparken, acaba yapmasam mı, yarın mı yapsam, sonraya mı atsam diyoruz… Yapmamız gereken bir şey, tutturduğumuz bir alışkanlık ya da karşımıza çıkan bir fırsat… Akıl çelici ya da savsaklatıcı türlü uyaran…

    Günlük planda bugün sabaha koyamadığım yazı işini 23’e kadar yazamadım. Acaba yazmasam mı, yarına mı atsam dedim kısa bir an. Bu tip tilkiler her an hepimizin kafasında öyle değil mi? Kimisi engel olamayıp dinliyor o tilkinin sesini, kimisi de direniyor ve karşı duruyor.

    “Bir gün yazmasan ne olacak be abi” diyebilirsiniz. Ancak kötü alışkanlıkların hızlı, iyi alışkanlıklarınsa yavaş yuva yapması gibi özellikleri vardır sevgili okurlar. Bugün salladığım bir şeyin bana yarın ve sonrasında da sallama kredisi açacağını -kendimi tanıdığımdan- bildiğim için; hiç bulaşmıyorum o kısma.

    Gitar çalışmak, nefsine hakim olmak, spor yapmak, boş beyinlere tahammül etmek, hazzı ertelemek; bunların hepsini kaldırabilmek için irade kasına ihtiyaç duyduğumuzu ve bu kası ne kadar kullanırsak o kadar gelişeceğinin altını çizmek isterim.

    Bugün Instagram’da spor programımda 12. haftayı bitirdiğime dair bir kaç story paylaştım. Sonrasında eski kilolu hallerime dair fotoğraflar da paylaştım. Tavsiye ettiğim şeyleri “aklıma geldi size söyledim, yapın bakalım faydalı oluyo mu?” dürtüselliğiyle söylemiyorum; hepsini ya yıllar önce denedim, ya şu an deniyorum ya da denemek üzere planlıyorum. Ve çoğu da bir makaleden, bir kitaptan ya da kişisel tecrübelerden tetiklenip yazdığım şeyler oluyorlar.

    Ya bugün yazmasam mı, yapmasam mı, çalışmasam mı, gitmesem mi, yesem mi, içsem mi dediğiniz o an var ya; o an işte sizin tutkunuzun, kendinize verdiğiniz sözün, duyduğunuz saygının test anı. Yapmak isteyip yapamamak, elde olmayan imkandan dolayı ertelemek durumunda kalmak ayrı. Sizleri siyah ya da beyaz alanda tutmak istemem, ben de orada değilim çünkü. Ama o test anında yapabilecek olmanıza rağmen yapmıyorsanız, irade kasınızın gelişmesi için bugünü de es geçiyorsunuz demektir. Yapman, etmen guzum. Şurada ne kadar yaşayacağız? Her gün bir adım ileri gitmeyip de ne yapacağız? Bizi eken biçecek bir gün. O ana kadar boy atmaktan başka bir düzeni yok bu hayatın.

    Tamamen kendi fikirlerimdir sevgili okurlar, lütfen emir telakki etmeyiniz.

    Yarın görüşmek üzere.

  • Hamlet, Mezarcı ve Egzersiz Üzerine

    Fener playoff’lara kalınca benim rüyalar… şaga şaga.

    Sevgili arkadaşlar bir süredir üzerine düşündüğüm bir konuyu paylaşmak istiyorum sizlerle. Direnç egzersizleri yapıyorum düzenli olarak. Barfiks çekemiyorum henüz ancak negative pull ups dediğimiz bir şey var alternatif olarak. Bir destek yardımıyla barfiks çekeceğimiz bara zıplayıp kendimizi sanki yukarı çekmişiz gibi yapıp, yavaş yavaş bırakıyoruz. Barfiksin tam tersi yani.

    Hamlet ne alaka peki? Şöyle.

    Ben bu negative pull ups’ı yaparken, son kısmında da kendimi barfikse asılı bırakıyorum 10-15 saniye kadar. Ve o esnada herkese “to be or not to be” diyorum FALAN. Yok yok. Barda asılı kalıyorum ve farkettiğim şey şu oluyor her seferinde. Kaslarımdaki gücün bitmesinden daha çok, bırakmamı sağlayan şey avuçlarımdaki dayanıksızlık hissi oluyor. Eldiven takıyoruz spor yaparken ama ne yaparsanız yapın, orada daha uzun süre asılı kalmak için parmakların avcunuzdan çıktığı noktaların nasırlaşması gerekiyor. Ve insan vücudunun bu inanılmaz yapısı ŞAKA MIA GERÇEKTEN? Bir yere dokunan hassas bölgemiz hemen kendini korumaya alıyor.

    HOCAM HAMLET’E GEL ARTIK AW. Ben Kemal, geliyorum.

    Another Day’ın solosuna çalışıyorum 1-2 gündür. Ve yüzük parmağımın nasıl acıdığına, nasıl nasırlaştığına inanamıyorum. Yani o solonun zor kısmını çalmanın tek yolu çok hızlı, çok temiz alternate picking yapmak değilmiş sevgili okurlar… Meğer nasırlaşmamış, yeterince mesai harcamamış parmaklar, o perdeler tam performansla basamıyorlarmış. Dokundukları anda “yok olmicak” sinyali yolluyorlarmış zihne ve kaslarında enerji olmasına rağmen kendini barfiksten salan kişi gibi bırakıveriyorlarmış çalmayı. Şimdi bu nasırlaşma etabı biraz acı veriyor ama ortaya yepyeni bir yetenek, yepyeni bir “şey” çıkıyor, doğuyor adeta. Doğum da çok acı veren bir şey ama sonunda bir birey çıkıyor ya hani (ay benim metaforlar cidden ya)

    HAMLET’E GELDİK.

    Hamlet, Horatio ile beraber Ophelia’nın mezarını kazan mezarcının yanına gittiğinde, adamın türkü söyleyerek mezar kazıyor olduğunu görüp, yadırgayıp Horatio’ya şunu söylüyor;

    "Adama bak, hiç saygısı yok. Hem mezar kazıyor, hem şarkı söylüyor."

    Bunun üzerine Horatio şu yanıtı veriyor Hamlet’e;

    "Alışmış artık. Aynı işi yapa yapa etkilenmez olmuş." 

    Hamlet ise şu karşılığı veriyor ve bir süredir zaten üzerine düşünüyor olduğum bu konsepti suratıma vurup, bu yazıyı yazmamı sağlıyor;

    "Gerçekten öyle. Az kullanılan el daha duyarlı oluyor."

    Daha az kullanılan el, daha duyarlı oluyor. Yani sen GYM’de kendini indirip kaldırırken, gitar çalışırken yaşadığın şeyi tut; Şeyh Pîr’in eserinden gör, al buraya yaz… Cık cık cık.

    Ellerimizi, zihnimizi, irademizi kullanalım sevgili arkadaşlar. Bu zor coğrafyada, bu zor yaşamda derimizi biraz kalınlaştırmamız gerekiyor.

    Yarın görüşmek üzere.

  • Voice Leading, Erdal Erzincan ve Batuhan Mutlugil

    Benim düşlerde Fenerbahçe’nin ileri üçlüsü… şaga şaga.

    Voice Leading denen bir tabir var müzikte sevgili okurlar. Klasik batı müziğinin ve doğal olarak modern batı müziğinin de armonisinin neredeyse üzerine inşa edildiği bir konsept. Ana fikir şu; akor değişimlerinde akor seslerini birbirlerine en yakın seslere hareket ettirerek yürütmek. (BEYLER, KARADAN) Dağılmayalım arkadaşlar diyor yani sesler birbirlerine. Gözümün önünden kaybolmayın diyorlar. Ünlü bestecimiz, asrın hatası Serdar Ortaçgil’in de dediği gibi; topu topu yedi nota var. Tam da bu yüzden her türlü akorun içinde ortak ya da yanaşık sesler bulmak mümkün.

    Üniversitelerde armoni 4 partili koro üzerinden öğretilir genelde. İlk önce size 4 ölçülük bir bas partisi verilir eğer zamanında iyi armoni öğrenmiş bir hocanız varsa. Sonra sizden üzerine tenor, alto ve soprano partilerini yazmanızı ister. Yani akorun kök sesini veriyor, sonra üzerine kök seslere bakarak kadanslar yardımıyla dereceleri tahmin edip, akorları kök ya da çevrim şeklinde yazmanızı istiyor. 4’lü armonide değilseniz bir sesi katlıyorsunuz, bu. Bunu yaparken sesler birbirlerine en yakın seslere gidecek şekilde hareket ediyor. Voice leading bu işte. Peki Erdal Erzincan ne alaka? Şaka mı?

    Değil.

    Erdal hocanın bir makalesi var. Bağlamanın etimolojisiyle ilgili. Diyor ki iki yaygın fikir var. Biri perdeler bağlandığı için bağlama deniyor diyor (buraya bdsm şakası ekleyebilir isteyen), diğeri de eli tek bir pozisyona bağlayıp neredeyse tüm türküyü çalabildiğimiz için bu çalgıya bağlama diyoruz diyor. (e buraya da oluyo bdsm şakası) (şaga şaga)

    Yani bizim müzik kültürümüz zaten çok da hareket etmeden müziği, meldoiyi yürütmenin yolunu incecik sapı olan 3 sıra telli bir çalgıyla yapmış. Eeeeey Avrupa! bu da şaga.

    E peki Batuhan Mutlugil? Evet. Oje şarkısını bildiniz mi Duman’ın? Verse kısmındaki akorlar Am-F-E7. Peki nasıl çaldığına baktınız mı hiç? Akorları, sadece açık akor bilenlerin “aşkım anlamadım ben bunu 🙁 ” dediği bir şekilde basıyor. Voice leading ya da CAGED sistemini bilenlerinse peşin satan konumundan izleyip “e tabi en mantıklısı öyle basmak” dediği şekil o şekil.

    Bununla ilgili YouTube videosu bu akşam kanalda olacak.

    Yarın görüşürüz.

  • Satriani mi Vai mi?

    Oğlum deli misiniz, böyle bi kıyaslama yapacak kadar soğudunuz mu müzikten? Dünyada bir şeylerin daha iyi olduğunu söyleyen biri varsa kesinlikle size bir şey satıyordur, net. Aslında yazı burada bitse olur. Ama madem bazı şahısların adını andık, hemen haklarında iki kelam edelim.

    Satriani’ye hocaların hocası, Vai’ye türlü türlü şey dendiğini gördük, duyduk, okuduk yıllarca. Bi kere ikisini gitaristlikten önce besteci, müzisyen olarak ele almamız gerekiyor. Çünkü bir çok genç arkadaşın atladığı üzere; dinlediğimiz, adını zikrettiğimiz gitaristlerin hepsi aslında birer besteci, o yüzden biliyoruz adlarını. Müzik yazmamış, yeni bir teknik bulmamış, bir yeniliğe imza atmamış yüzbinlerce hatta belki milyonlarca gitarcıyla beraber bu bir avuç insanı dinliyor ve adlarını zikrediyoruz.

    Satriani blues geleneğinden gelen, A+B+A+B+C+B şarkı formunda son derece bağlı, dinlediğimizde içinde kaybolmadığımız, icrasında kendisini ve grubunu çok zorlamayacak bir takım eserler üreten, İtalyan kökenli bir besteci, gitarist. Ben kendisinin hastasıyım. Melodi bulma ustası tıpkı Aşkı Veysel gibi. Belki bu yüzden Türkiye konserinde birilerinin dinlettiği Aşık Veysel’den çok etkilenip, Super Collosal albümüne Aşık Veysel diye bir parça koydu. Ve o kadar iyi anlamış ki Hüseyni ya da Dorian’dan nasıl indiğini Aşık Veysel’in; duyunca insanın tüyleri diken diken oluyor. (Satriani’yi değil, bunca zamandır bu topraklarda yaşamasına rağmen bu müziği Satriani’den duyup “aaaaabi aaaşık veyselll yaaaaaaahhh” diyenleri) Müziği bu kadar iyi anlayıp, bir de üzerine anlatmak muazzam bir özellik. Bir de üzerine harika bir gitarist. Midnight’ta, Always With Me, Always With You’da, The Summer Song’da gitar tekniklerini ne kadar zamanında ve farklı uyguladığını duyabilirken, Searching, Love Thing gibi şarkılarında efektlere bakışının farkını duyuyoruz.

    Vai ise daha rock’n roll kültürünün içinde yoğurulmuş, klasik müzik altyapısı da olan bir zat. Şarkı formları Satriani’ye benzese de, çok daha kalabalık bir müzik üretme şekli var. İşin hem bestecilik hem de akrobasi boyutlarında icracılık (olağanüstü yakışıklılık, maşallah) kısmına eğildi kendisi. Herkesle de çaldı maşallah. Frank Zappa’sından, Whitesnake’ine kadar her masada gördük kendisini. Satriani’nin albümünü dinlerken, konsere de ne duyacağımızı bilerek gideriz mesela. Ama bu öyle değil. Albümdeki sound, düzenleme, gitar katmanları vs nasıl yapacak acaba merakıyla bir gidiyorsun konsere, karşına All Star bir ekip çıkıyor. Ve albümde duyduğumuz şeyin üzerine çıkıp, hem işitsel hem de görsel tatmini arşa çıkarıp bırakıyorlar. Vai çok başka gitar çalıyor, efektlere, tona olan yaklaşımı çok ayrı. Besteciliği de öyle keza. For The Love Of God ya da Tender Surrender gibi nispeten benzer bölümlerin tekrarlandığı şarkıları varken; The Crying Machine gibi “abi nası başladı nası bitti” dediğimiz ya da “ya bu çalan şaka mı?” dedirten Ya Yo Gakk gibi eserleri de mevcut kendisinin.

    Oğlum baksanıza bunları nasıl kıyaslayacaksın? Biri Amasya elmasıyken diğer Ford Fiesta 2014 1.6 Sol Ön Çamurluk… Ne alakası var yani…

    Yazının başında da dediğim gibi, biri size bir şeyin daha iyi olduğunu söylüyorsa size bir şey satıyordur. Eğer bunu Vai ya da Satriani söylemiyorsa; bunu söyleyen kişi size içerik izletmeye çalışıyordur. Etmen guzum, düşmen böyle şeylere. Böyle şeylerin peşine düşeceğinize, gidip ikisinden de birer albüm dinleyin, ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışın FALAN ( 2025’te verdiğim tavsiyeye bak)

    Yarın görüşmek üzere.

  • Sıkıyosun Kendini, Yapma

    Sevgili okurlar! Gitar çalarken, otururken, film izlerken, kedinizi ya da kendinizi severken, artık tahammül edemediğiniz insanlar doğrusunu bildiğiniz yalanları size anlatırken (FALAN); kendinizi sıktığınızı, kastığınızı fark ettiniz mi hiç? Ben bunu meditasyon yapmadan evvel farketmemiştim.

    Eyvah meditasyon dedi, b*ku yedik 🥴

    Yok yok yemediniz durun. Meditasyon diyince aklınıza hemen YouTube’a “meditasyon” yazdığnızda karşınıza çıkan, yönlendirmeli ve müzikli, evrene enerji gönderme seanslarının olduğu sakil videolar gelmesin. Gitar dersi yazınca bile neler çıkıyor karşımıza ayol, meditasyonda mı çıkmayacak?

    Meditasyon, zihninde, bedeninde tam olarak ne olduğunu fark etme, depresif ya da anksiyetik düşünme anlarından bizi alıp, tam şu ana getiren; ben diyeyim 3000 siz deyin 5000 senelik kadim bir ritüel. Yani sizi “ulan orda o lafı etmeyecektim”den ve “ya tekrar olursa aynısı, n’apıcam o zaman ben?”den alıp, şu ana getiriyor. Yani yok şu an öyle bişey, dur artık diyor zihnimize. Çünkü neden biliyor musunuz sevgili okurlar; zihin bir olayı kafada canlandırdığında gerçek mi hayal mi ayırt edemiyor 🙁 Sanki o an oluyormuş gibi vücudu geriyor, savaşa hazırlıyor ama ortada bir olay olmayınca, biriken stresle kalıveriyoruz ortada 🙁 Ay yazık ya… Yok yok öyle demeyin. Bunun çok iyi çalıştığı yerler de var. Ama gelin görün ki artık hayatımızı zorlaştıran kronik stresin kaynağı olmuş çıkmış durumda bu başa çıkma mekanizması.

    Ya hoca sen ne anlatıyosun? Geldim geldim bak şimdi nasıl bağliycam.

    Gitar çalışırken, performans gerektiren bir şey yaparken zihin önce şunu hatırlatıyor;

    -Kral geçen sefer burayı çalarken olmamıştı ha unutma, yok hani öyle bi hatırlatayım dedim.

    Sonra bu kurguyu biraz daha ileri götürüyor;

    -Reis bunu böyle evde ÇALAMIYOSUN YA hani, bi de arkadaşlarının önünde ÇALAMADIĞINI DÜŞÜNSENE NE GÜLERLER LAN

    -Zaten babam da benden bi bok olmayacağını, kafamın basmadığını söyledi bana yıllarca 🙁

    -Penayı da nası tutuyosam, tutamam tabi abi, bi adamların penasına gitarına bak, bi benimkine

    -Zaten okulda da dersler kötü, ulan bıraksam mı okulu?

    Hop, n’oldu ya? Nereye gittik hocam? Zihnimiz “sözde” bizi hayatta tutmaya çabalamak için çalıştırdığı bu mekanizma ile bizi aldı, alakasız yerlere götürdü ve bu esnada kaslarımızı, düşüncelerimizi kaskatı etti ve nihayetinde paralize olduk. Elin kasılır, kolun kasılır, boynun kasılır, sen de bu kısmı daha evvel hata yaptığın için alışkanlık edindiğini düşünürsün lakin ki öyle olmaz bazen.

    Bundan çıkış yoluna bilinçli farkındalık diyoruz sevgili okurlar. Şu an zihnimde ne var, şu an bedenimde ne oluyor, kendimi sıkıyor muyum sıkmıyor muyumun kontrolü bi nevi. Sıkmıyorum sandığınız pek çok an o kadar sıkıyorsunuz ki aslında, bunu ancak fark etmek üzere bir aman ayrıdığınızda anlayabiliyorsunuz.

    Gitar çalarken, insanları dinlerken, araba kullanırken ya da rutinlerinizi yaparken kendinizi bir izleyin. Meditasyon yapın demiyorum, isteyen “Mindfulness” ile başlayabilir okumaya ama bu kendinizin bulup seçmesi gereken bir şey. Ben meditasyon yapın falan diyemem size. (Kedilerim de var zaten.) Ben sadece “bi fark edin bakalım n’oluyo hata anlarında” onun altını çizmek istiyorum.

    Aha da çizdim.

    Yarın görüşmek üzere.