Kategori: Genel

  • Pena Günü

    Merhaba sevgili okur-çalarlar. Bugün geçen hafta girizgâhını yaptığım split programı kendi üzerimde denemeye başlıyorum. Sadece pena elime yoğunlaşıp, problemli gördüğüm alanları düzeltmek amacıyla tel geçişi, tel, atlama, alternate, economy ve sweep picking için etütler bulup, bunları 8-10 tekrarla, 4 set halinde çalışacağım.

    Bu konsetpi geçen hafta genç bir öğrencimle denedik. İki el çalışması aslında onunla yaptığımız. John Petrucci’nin Rock Discipline’inin başına gösterdiği esneme egzersizlerini (ki çok zorlar); günde 8 tekrardan oluşan setlerden 2-4 arasında yaptı. Bir hafta sonraki kondisyonu, bir hafta önceye göre çok daha iyi durumdaydı. Amacımız kaslarımızı strese sokmak ve daha stresli durumlara karşı hazır olmalarını sağlamak.

    Bora Uslusoy’un Solo Gitar Metodu’nun girişinde boş tel egzersizleri var. Sıfırdan başlayanlar oradan başlayabilirler. Bu hafta YouTube katıla özel “Sıfırdan Solo Gitar” serisine başlayacağım, orada göstereceğim onları hep. Biz şimdi bir süredir çalıyor olanlar için bir pena eli programı oluşturaceyiz ve bu boş tel etütlerinin varyasyonlarını yazaceyiz.

    Önce ısınıyoruz sevgili okurlar. Isınmak en önemlisi. Isınmak için boş telde pena egzersizleri yapıyoruz. Önce ince mi’den başlayıp kalın mi’ye kadar her telde 4’er vuruş yaptığımız bir paterni uyguluyoruz. Bunu problemsiz yaptığımız metronom hızını bulduktan sonra (60-80 arası 16’lık çok uygun bence başlangıç noktası olarak), 8-10 tekrar in çık yaptıktan sonra hızda kendimizi zorlayabiliriz. Ben 110-120 arası 16’lıkta okeyim mesela bu aralar. Isınma dışındaki hızı size bırakıyorum. 4’lü paterni çaldıysanız, 5’li’ye geçiyoruz. Her telde 5 nota çalıcaz. Bunu da yaptıktan sonra her telde 2 nota çalıp ısınmamızı bitiriyoruz. Bakın tam da aşağıdaki gibi.

    Bu bizi sadece ısıtacak. Ama 4-5-2 şeklinde gitmesinin bir amacı var. Bizi farklı ritmik gruplamalara alıştırmak. Önce bütüncül bir ısınma, sonra da bölünmüş alıştırma.

    İşte geliyor asıl etüt. Biz etütleri hep 1-2-3-4 şeklinde çalışıyoruz ama bir solo çalarken tel telde max 3 nota çalıp, bi alt telinde 2 çalıp, sonraki telde tekrar 3 çalıyoruz. Değişiyor yani sürekli. Bu değişime de dan diye adapte olunmuyor haliyle. Önce bir bakmak gerekiyor ne var burada diye. Heh, işte bu tip etütleri ne kadar çok çalışırsak, o algılama süremizi minimize etmiş oluyoruz sevgili okurlar. Yani “he bu bossu gördüm oğlum, ben bunun tillahını kestim bi önceki bölümde” diyoruz. Level arttıkça “bırakın gelsin, gel hele gel”in Sırrı’na eriyoruz adeta.

    Bu ve buna benzer etütleri zorlanmadan çalabilmenin tek yolunu veriyorum size hazırsanız; örüntüyü görmek sevgili görürler. Size söylediğim rakamları her telde sırayla söyleyerek çalarsanız, ikinci tekrarda ezberleyebilebilirsiniz o derece işe yarıyor yani. Dua ya da tekerleme ezberlemek gibi. Tekerlemenin olayı sabit ritmik paternle söylemesi zor şeyleri söylemekken, burada anlamsız şeyleri değişken bir paternle yapıyoruz. Son etütte özellikle.

    İlk satır (her virgülde tel değişecek alternate sabit, ekonomi yapmayın. Ben ekonomistim, ben bile yapmıyorum.) :

    1-2-3-4 , 1-2-3, 1-2-3-4, 1-2-3, 1-2-3-4, 1-2-3 (çıkış bitti, iniyoruz şimdi)

    1-2, 1-2-3, 1-2, 1-2-3-4 (bitti)

    İkinci satır:

    1-2-3, 1-2, 1-2-3, 1-2, 1-2-3, 1-2-3 (çıkış bitti, inişe geçiyoruz)

    1-2-3-4, 1-2-3, 1-2-3, 1-2-3-1-2-3 (bitti)

    Son satır ya da son sabır

    1-2-3, 1-2, 1-2-3, 1-2, 1, 1, 1, 1-2-3, 1-2-3 (çıkış bitti, inişallaha geçiyoruz)

    1-2-3, 1, 1-2-3 , 1, 1-2-3, 1, 1, 1, 1, 1 (bitti)

    Önce bu paternleri görebilmek bize tel atlama işlerini sorunsuzca yaptırtıyor. Zihnimiz aynı anda tek bir iş yapabiliyor sevgili okurlar. Biz aynı anda bir çok iş yapabiliyoruz zannetsek de (yazık bize), zihnimiz milisaniyeler içinde görevden göreve atlıyor ama aynı anda tek iş yapabiliyor. Yemek yerken konuşuyorsanız, bir tanesi otomatik pilotta gidiyor demektir örneğin. Biz genelde hem tel değişimi, hem melodi, hem alternate pickinge odaklandığımızdan işler patlıyor. Sırayla yapacağız. Önce tek bir şeyi otomatikleştirip, sonra diğerine odaklanacağız yani. Zihnimize takip edebileceği bir yol, bir ip ucu vereceğiz. Ona bi oda ver baba… (ağlıyor)

    Yarıng örüşme küzere. (bak nası böldüm ama)

  • Şarkı Yazarlığı ve Şairlik

    Bir zamanlar müzisyen bir tanıdığımın şarkı sözü ile şiir arasında en ufak bir benzerlik bulamamasına önce şaşırmış, sonra da hiç şiir okumamış olduğunu anlamıştım.

    Şiir dendiğinde ne geliyor aklımıza?

    Karikatür erkek karakterin, karşısındaki kadını etkilemek için Atilla İlhan’ın “ben sana mecburum”unu okuması mı? Ya da memleket hicvi yapıldığı zaman paylaşılan bir kaç Nazım Hikmet dizesi mi?

    Ne anlıyoruz sevgili okurlar bu şiirlerden? Şiir nedir? Şarkı sözünü şiir olarak değerlendirebilir miyiz?

    Bir müzikten ya da resimden asgari bir şeyler anlayabiliyorsak eğer, şiirden de anlarız pekala. Kimisi çok doğrudan anlatır derdini, kimisi öyle bir dil kullanır ki, sen yıllarca anlamazsın ne dediğini; ta ki şairi yaşına ve yaşanmışlığına varana dek… (üf güzel oldu ha)

    Bizimkisi gibi sert görünmeye çalışırken içinde çözülmemiş binlerce travmayla yaşayan toplumlarda; şiir de sıklıkla alay konusu olur. Şiir okumak, şiir yazmak romantizmle bağdaştırılır. Halbuki kendine bambaşka bir ifade yolu bulmuştur şair. Diğerleriyle beraber büyümesine rağmen, onların anladığı tek yoldan çıkıp başka bir yol bulmuştur kendine. Peki şarkı sözüyle bağlantısı nedir bunun?

    Edebiyat başlı başına bir sanat dalıyken, şiir edebi bir form. Müzik yine başlı başına bir sanat dalıyken, şarkı müzikal bir form. Sözlü şarkı ise bu iki formun birleşiminden oluşan hibrit bir form. Kültürümüzde artık şarkı dendiğinde sözlü form anlaşılıyor. Sözsüz şarkıya biz “enstrümantal” gibi saçma bir şey söylüyoruz.

    -Oğlan: Ne tarz müziklerden hoşlanırsın?

    -Kız: Slow…

    -Oğlan: 🙁

    Şarkı sözlerini kesinlikle şiir olarak değerlendirebiliriz. Ancak öncesinde şiir de bilmemiz gerekir biraz, bu değerlendirmeyi yapabilmemiz için. Ekoller, akımlar, ikinci, üçüncü, dördüncü Yeniler FALAN!

    Bu sabahki Cumhuriyet’in Pazar ekinde Bulutsuzluk Özlemi’nin 40. yıl röportajı var. Nejat Abi kendi derdini anlatırken Cem Karaca’dan farklı bir dil kullandığının altını çiziyor. Bak kendi aralarında bile ayrılıyorlar. Olan biteni anlatmanın, yeryüzünde yaşayan insan kere farklı yolu var sevgili okurlar.

    İlk kez 26 yaşımda dinlediğimde müziğini çok sevdiğim, sözlerine de “evet güzel, şarkı sözü işte” dediğim şu Ortaçgil şarkısı; 37 yaşımda bana artık bir “kabul” şarkısı gibi geliyor. Sükûnet, kendinle olan savaşta yavaş yavaş ateşkese doğru gitmek ve bu ateşkes mümkün olabilirse eğer; artık canını hiç kimsenin yakamama durumuna geçiş. Zira psikoloji de bunu söylüyor. Duydukların değil, onlara verdiğin tepkiler, yanıtlardır canını yakan. Kendinle olan savaşta ama galip gelerek, ama yorularak sona geldiysen eğer; yanmıyor canın işte.

    … Oturmuşum deniz kıyısına
    Tam da kayanın karşısına
    Çakıl taşlarını suya atarım
    Şimdilerde havalar serin
    Sonbahar da giderek yakın
    İçimde bir yaz doymuşluğu

    … Artık hiç canım yanmaz
    Çünkü kaptan denize açılmaz
    Korktuğu rüzgarlardan mıdır
    Benden midir
    Başka bir şeyden midir

    Yarın görüşmek üzere.

  • Rutinler

    Rutinlerimiz… Mesela benim bu sabahki rutinimde yaptığım minik bir değişiklik, sabahları yazdığım yazıyı bu saate kadar attı.

    Var mıdır efendim sizlerin de rutinleri? Kimsi rutinler bizi biz yapar der, kimisi bu rutine binen şeylerden topukları kıçına çarpa çarpa kaçar. Sanırım heyecanı yitirmekle, monotonlukla rutini karıştırıyoruz. Rutin “her zaman yapılan, alışkanlık durumuna gelen (iş)” anlamına geliyormuş. Benim sabah rutinimde stüdyoya gelip bu yazıyı yazmak varken, bu sabah önce spora gitmek durumunda kaldım. Rutinimde minik bir değişiklik oldu. Eğer bunu yarın da yaparsam bir şey olmaz. Ama öbür gün de yaparsam, sonraki gün yapma olasılığım artar. Alışkanlıklar, kötü alışkanlıklar çok çabuk yuva yapıyor sevgili okurlar. O yüzden rutini bozmamak ya da bozduysak hemen geri dönmek yapılabilecek en iyi şeydir.

    Peki “ilişkimiz rutine bindi” ne demek? İlla romantik bir ilişki olmak zorunda değil, biriyle kurduğunuz riyâkâr ilişkiler de rutine binebil… şaka şaka. Gitarımızla, işimizle, kendimizle olan ilişkimizi diyorum. Rutine binmez de, o tekrarlayan şey eskisi kadar heyecan vermez artık. İşte bu noktada kendimizle, gitarımızla, müziğimizle ya da partnerimizle olan ilişkimizi bitirmek, yerine başkasını aramak vs. yerine; mevcut ilişkimiz adına ne yapabileceğimizi düşünmek son derece önemli sevgili arkadaşlar. Partner kısmını Aşkım Kapışmak’a bırakıp ben müzik kısmına geçiyorum.

    Gitarınızdan, pedalınızdan, çalımınızdan sıkıldınız mı? Hiç çalmadığınız presetlerle çalmayı deneyin, çıkın sizi monotonlaştıran o “hep aynılık”tan. Çalımdır genelde bizi tatmin etmeyen ve biz gitara, pedala vs atarız suçu. Bak tam ikili ilişki örneği vermelik yer ama n’apıyorum? Tutuyorum kendimi.

    Ben böyle büyük bir sıkışmışlık içindeyken Jam Track Central’a abone olmuştum. 2-3 ay boyunca orada hiç çalmadığım tarzlardaki lick paketlerine baktım, egzersizler yaptım ve o kadar iyi geldi ki bana sevgili okurlar; “gençleştim resmen, bu kadar mı farkeder?” noktasına geldim. Sizlere de önerim kapsayıcı ilişkimiz olan gitar (kalp) biz ikilisine yeni heyecanlar katmanız, yeni şanslar tanımanız. Muhakkak ki faydasını göreceksiniz.

    Mesela ben bu sabah yazı yazamadım ya; yarın olsa da erkenden gelip yazsam diye sabırsızlanıyorum. Rutinimden çıkışım canımı sıktı, dönmek için heyecanlanıyorum FALAN.

    Yarın görüşmek üzere.

  • Artist Gibi Arakla: NERGO

    Bilmiyorum sizler yeni müzik dinliyor musunuz ama, ben hayatımın her döneminde zamanın ruhunu ucundan bir yerinden yakalamayı başardım. Eskide kalıp, döndüre döndüre dinlediğim şeyler de olmasına rağmen; “yeni ne oluyor ulan şu anda?” sorusuna bir iki cümle de olsa yanıt olacak şeyler dinledim hep.

    Bunun hem prodüktörlüğümü hem de müzisyenliğimi besleyen bir şey olduğunu biliyorum. Zira “steal like an artist” diye bir tabir vardır. Etkilenmek, birinden duyduğunu bir adım ileri taşımak ya da sendeki yansımasını kendince ifade etmek… Bakın burada birinin yaptığı şeyi görüp, imrenip, kıskançlık hisleri içinde “aynısını yapıcam” gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Böyle bir his nasıldır bilmiyorum. Herhalde çocukken arkadaşımda görüp çok istediğim bir şeyi bana da alınca annem babam; o çocuk gibi olma hissinin o şeyle alakalı olmadığını anlamışım bir noktada. O yüzden farklı, kendine has (reklam değil), biricik olmak mevzuunun içine daldım ama dikkat; bu da beraberinde amansız bir yalnızlık getiriyor, uyandırayım. Ben gayet memnunum ve fakat sizleri uyarmak istedim sevgili okurlar.

    Şimdi bu adam sabah sabah neden kendini anlatıyor diyebilirsiniz bayanlar baylar ama inanın derdim durduk yere kendimden bahsetmek değil. Burası benim her sabah kafamda dolaşan tilkileri saldığım çayırdır. Nihayetsiz Arzular’ın yeni parçasından bahsetmek için sizlere, böyle bir girizgâhı uygun gördüm.

    Nihayetsiz Arzular. Benim müzikal mahlasım, projem, grubum, bundan sonraki her şeyim artık ne derseniz… Bitimsiz bir müzik yapma, yazma, üretme, değiştirme, eğme, bükme, beğenmeme, yeniden yapma, çöpe atma, sonra onu çöpten alıp başımın üstüne koyma gibi proseslerin olduğu, içerik üretme ve sosyal hayatta “bişey öğreten” insan personamdan kaçıp sığındığım bir yer burası. Ve yepyeni bir şarkısı yayınlandı; NERGO!

    NERGO aslında Nergis Çiçeği’nin kısaltması. Prodüksiyon sürecindeki chartlara Nergo yaza yaza (bkz: Metallica setlists “puppetz”, “tollz” vb) böyle kaldı adı. Ben de zaten günün birinde NERGO olarak çağıracağız, şimdiden adı bu olsun dedim.

    Biraz üzgün, oldukça kızgın bir hikâye. Bir çocuğun zamanında “bağ” zannettiği bir takım şeylerin aslında “pranga” olduğunu farketmesi üzerine, kendine yazdığı bir mersiye gibi de düşünülebilir. Ve bu şarkı sevgili arkadaşlar, bir üçlemenin üçüncü parçası. İlk ikisi nedir derseniz; birincisi Arctic Monkeys – 505, ikincisi ise Adamlar – Sarılırım Birine. Bu iki şarkının birbirinin devamı olduğunu düşünürdüm hep. Ben de kendimce bu üzgün gidişatı bu yöne çektim. “Steal Like An Artist” ‘den benim anladığım budur.

    Bir eser görür, duyar, etkileniriz. Bizi kendisine çeker. Eğer ön beynimizle düşünmüyorsak, geriye kalan ilkel yönümüz bize onu olduğu gibi almamızı söyler. BENİM OLSUN ARTIK BU dedirtir. Amma velakin ön beynimiz vardır ve bize; “oğlum deli misin, senin olmayan bir şey öylece alınır mı hiç? otur düşün üzerine, kafa patlat, yeni bir şey kat, ileriye taşı o gördüğünü, duyduğunu” der. Sanat hep böyle üzerine kata kata gelmiştir zira. İlk önce izlenimci ressamlar “biz artık gökyüzünü kırmızı çizeceğiz” demişlerdir, sonra izlenimci yazarlar “biz artık gökyüzüne gökyüzü demeyeceğiz” demişlerdir, sonra müzisyenler “bakın bu çaldığım şeyin adı gökyüzüdür” demişlerdir.

    Fani olan şeylerin bize yetmediği bir noktada hep sanat koşmuş imdadımıza. Bir şeyi dümdüz anlatmak da bir seçenekken Shakespeare Hamlet’i yazmış çıkıp. Bir yüzü olduğu gibi resmetmek varken Picasso çıkmış Ağlayan Kadın’ı çizmiş. Biriyle ilgili düşüncelerini doğrudan anlatmak varken Duman çıkmış “Aynı yolun eri/Çekemezmiş Seni/Nice yıllar boyu/Kırmış kalbini” demiş. Ya da Nergis Çiçeği demiş…

    Yarın görüşmek üzere.

  • Hangi Processor?

    Hangisine sahipseniz ya da hangisini alabiliyorsanız, en iyisi odur sevgili arkadaşlar. Ben sahnelerde yıllarca Boss GT8 kullandım. Bana kendimi çok rahat hissettirdiği için onunla mutlu olmayı öğrendim. Çünkü asıl tonun parmaklardan geldiğine dair bir inancım var. Jack Thammarat GT8 ile neler yapıyordu zamanında, bakın;

    Elinizdeki processorden ötürü güzel çalamadığınızı düşünüyorsanız, orası çıkmaz sokak söyleyeyim baştan. Yok, güzel çalıyorum ama çıkan ses istediğim gibi değil diyorsanız, o zaman yol sizi bir yere götürür evet. Peki hangisi en iyisi hocam, HANGİSİ !?

    Şu an gözlemlediğim kadarıyla Neural DSP’nin Quad Cortex’i ve Kemper başka bir noktadalar diğerlerine göre. Hepsinden güzel ses çıkarmak mümkünken, bu iki arkadaş bunu minimum eforla yaptırtıyor. Hatta itiraf edeyim, Kemper’in amfi profillerini çok daha fazla beğenmeme rağmen; QC bu işi çok hızlı yaptırtıyor. Neural’ın Nano Cortex’i de çıktı. Bir kaç öğrencim aldılar bile. Çok da güzel neticeler elde etmişler.

    Yapay zekanın da işin içine girmesiyle işler iyice kızışmaya başladı sevgili arkadaşlar. Artık çok daha orijinallerine yakın amfi modellemeleri biriktirebiliyoruz cihazlarımızın içinde ve fakat bunlarla ne yapıyoruz? Sürekli ve bitimsiz bir bilgi arayışı var. FOMO*’dan kaynaklanıyor olabilir. Ya da bir tür kıtlık bilinci olabilir. Ama gözlemlediğim kadarıyla insanlar ellerinde olanın onlara yetmeyeceğini, henüz elde etmeden biliyor gibiler. Yani elde ettiği anda dikkatinin dağılmasını anlarım ama; bu başka bir şey. Bu da bizi ana konumuzdan uzaklaştırıyor. Sen gitar mı çalışmak istiyorsun yoksa gitar çalışmakla ilgili doküman koleksiyonu mu yapıyorsun? Sen biri gibi gitar çalmak mı istiyorsun yoksa o birinin tonunu elde etmek istiyorsun sadece…

    Yine geldik doğru soruyu sorma kısmına, gördünüz mü sevgili okurlar? Konuyu dağıtmayalım.

    Artık yeni nesil, son model cihazları takip etmemek bizi çok hızlı zamanın gerisinde bırakır oldu. Çok şükür ki bu noktada halen köklerimize bağlıyız. Son teknoloji cihazlar 50’li, 60’lı yılların amfileri gibi davranmaya çalışıyorlar. Son teknoloji uçaklarımız kuşlar gibi, Chat GPT’nin gelişmiş sesli konuşma modu robotluktan çıkıp sokak röportajlarındaki dayılar gibi konuşmanın peşinde. Çok şükür ki her şey halen köklerine bağlı. O yüzden çok kafanız karışırsa, çok basit, tek kanal lambalı bir amfi alın, önüne bir overdrive bağlayıp başlayın çalmaya. Gördüğümüz her şey “müziğe” hizmet ediyor. Bu noktayı atlamayalım.

    Yarın görüşmek üzere.

    *FOMO: Fear Of Missing Out

  • Bizim Niye Pena Günümüz Yok?

    Vücut geliştiren ya da direnç egzersizi yapan arkadaşlardan “bugün bacak bastım, yarın da göğüs günü, sonra full body çalışıcam” gibi şeyler duyuyorum, duyuyoruz ya da. Egzersiz bilimi full body ya da bölünmüş antrenmanların farklı aktivite seviyelerindeki insanlara farklı etkileri olduğunu kanıtlamış durumda. Örneğin hareketsiz bir yaşamınız var ve gyme haftada iki ya da üç kez gidebiliyorsanız, full body önerilir; ancak nispeten hareketli bir işiniz var ve beş altı gün de gymde vakit geçirebiliyorsanız, o noktada full body yapmak yerine vücudun farklı kas gruplarına odaklanıp bunu bir ya da iki gün tekrarlamak diğerine nazaran daha etkilidir denir.

    Modern Müzik Akademisi’nden kalma ders programıma bakalım.

    Salı günü Prodüksiyon Atölyesi, Armoni ve Kulak eğitimi. Gitarı elimize almamışız bile. Çarşamba Solo Gitar ve Şarkı Yazma Teknikleri, Perşembe Repertuvar, Ritm Gitar ve Akorlar, Cuma da Caz Gitar, Temel Piyano ve Nota Okuma. Programımızı dizayn edenler son derece güzel bir paylaşım yapmışlar. Çarşamba biraz daha sol ele odaklanırken, Perşembe daha sağ el günü gibi mesela.

    Ben de buradan hareketle kendime bir program hazırlamak istiyorum. Bunu burada şu an beraber yapalım ve uygulayalım ne dersiniz?

    Pazartesi pena günü olsun. Boş telde pena egzersizleri yaparak 5 dk ısınalım. Sonrasında alternate picking, sweep picking, string skipping ve hybrid pickingden oluşan bir egzersiz listesi oluşturalım. İster lick çalışın, ister etüt. Pena eline odaklandığımız sürece hepsi olur. Her bir etüt ya da licki en az sekiz ile on tekrar arasında yapıp, buna bir set diyeceğiz ve bunu toplamda minimum üç set yapacağız. Alternatei dört set, diğerlerini üç.

    Salı günü Sol El günü (solaklar, siz bu kısmı ekrana ayna tutup, oradan bakarak okuyacaksınız). Sol el için Guthrie Govan’ın Zappa Tunes dediği kormatik etütlerle ya da Petrucci’nin stretching egzersizleriyle 10-15 dakika ısınalım. Sonrasında legato, bend, slide, hammer on, pull off gibi tekniklerin olduğu egzersizler ya da lickler bulup, yine bunları sekiz ila on tekrarın bir set olduğu bir senaryoda minimum üç set çalışalım. Bu çalışmanın sonuna baştan sona çaldığınız bi şarkıyı da ekleyebilirsiniz.

    Çarşamba ise iki eli birleştiriyoruz. Nick Johnston’un güzel bir ısınma etütü var, önümüzdeki günlerde yükleyeceğim kanala, onunla başlayabiliriz. Sonrasında ise bu öğrendiklerimizi çalışabileceğimiz zor bir solo, zor bir lick ya da etüt buluyoruz. Bunu da diğerleri gibi sekiz on tekrarlı üç ya da dört set halinde çalışıyoruz.

    Perşembe müzik teorisi günü. Eğer teori bilmiyorsanız buraya tıklayarak yeni başlatmış olduğum Sıfırdan Müzik Teorisi serisine ulaşabilirsiniz. Bugün gitarı elimize almayabiliriz. Dilerseniz kendi kaynağınızdan da ilerleyebilirsiniz. İster kağıt üstünde, ister gitarda, hiç farketmez. Bir hafta teori yapıp bir hafta yeni bir gam öğrenebilirsiniz.

    Cuma, Cumartesi ve Pazar, ilk üç günü tekrar ediyoruz. Dilerseniz bir gün off yapıp, yeni haftaya Salı başlayabilirsiniz. Sonra bu off günler kayarak Pazar’a denk geldiğinde, oturup yaptıklarınızı değerlendirebilirsiniz. Ben off yapmayacağım sanırım. Eğer talep ederseniz buna uygun bir çalışma programı şablonu da hazırlarım sizler için.

    Yarın görüşmek üzere.

  • Duman Tonu Nasıl Alınır?

    Sorusunu yanıtlarken, diğer tüm tonlar da nasıl alınıra değinmek istiyorum sevgili okurlar. Bir gitaristin tonunu %100 alamazsınız öncelikle. Çünkü tonun kaynağı insandır, tellere vuran penayı tutan eldir, klavyede soloyu çalan parmaklardır. Bunu biz yazalım kafamıza. Ton stilden, tuşeden gelir. Batuhan Bey’e verin bir Marshall Super Lead kafa kabin, yine Batuhan Mutlugil dinliyor olacaksınız. Odadaki ya da sayfadaki fili öldürerek başlamak istedim.

    %100 olmuyor ama yaklaşabildiğimiz kadar yaklaşır mıyız? Üf, hem de nasıl yaklaşırız. Hemen şuna bakın;

    Bunun için en önemli şey; bilgi. Eğer Batuhan Bey hangi amfiyi, hangi pedalları, hangi gitarları çalıyor bunu bilirsek, çöllerde susuz kalan Mecnun’dan, elinde navigasyonla Amsterdam’da mahsur kalmış Mali’ye geçiş yapmış oluruz.

    Peavey Classic 50 kullanıyor kendisi. Bu amfi ALL TUBE bir AMERICAN amfisi. Yani bir geleneğin, bir ekolün parçası. Tweed olanını Batuhan Bey’de görüyoruz, tweed olmayan VT serisini de Erkan Oğur’da. Aynı amfiler. Acaba hoparlör olarak ne yüklü, onu bilmiyorum. Pedalboardında ne var ne yok hepsini birileri bulup paylamış zamanında, sosyal medyada var. Ben bunların hiç birine bakmadım.

    Bana bir all tube amerikan amfisi lazım. Kulağımda bir ses var ve onu arıyorum. Bu US amfi bilgisi beni UK amfilerin arasında gezinmekten koruyor. Yani Marshall, Vox, Orange falan denemiyorum hiç. Classic 50’ye tip olarak en yakın amfi Bassman. Ama çoğu processor ya da plugindeki bassman, classic 50 gibi tınlamıyor. Demek ki farklı şeyler var. Lambalar olabilir, preamfisi olabilir vs. Ona kafayı takarsak sonucu ıskalayabiliriz. Benim elimde Quad Cortex var. Bunun içindeki Bassman’a baktım, yaani oluyo gibi ama tam da olmuyo gibi. Sonra Deluxe Reverb’e baktım, o da ok. US karakterli ama başka bişiy var bu adamın tonunda onu arıyorum ben.

    Sonra Cortex Cloud’a bi yazıyorum Peavey classic 50 diye, preset ya da capture arıyorum, bulamıyorum. Diyorum ki adı başka bişey herhalde. Peav 50, pv50, clas 50, class fifty falan derken buluyorum bir kaç capture. Ama sadece kafa kısmı var, hoparlör kısmı yok. Tamam diyip indiriyorum, yanına bassman kabini koyuyorum, yok hiç olmadı. Kabinler arasında gezinip kulağımdaki sesi ararken Fender Princeton kabine gelince duruyorum. J harf kodu var, anlıyorum ki Jensen hoparlör var ve başka tınlıyor diğerlerine göre. Tamam diyorum bu. Olabileceğinin en yakını hakikten. Sonra önüne iki tane tube screamer açıp, sonuna da delay reverb açınca, hoop elleri ellerime’nin aynısı çıkıveriyor. Öyle mi gerçekten? Hayır değil.

    Aynısı çıkıveriyor kısmına kadar her şey olması gerektiği gibi. O tonun öyle çıkıyor olmasının sebebi, benim bu şarkıyı 16 senedir ezbere biliyor olmam. O tek tel üzerindeki melodik ve ritmik hareketi içselleştirmiş olmam. Çok çalışmış olmam demiyorum bakın; müziği çok dinlediğimden çok iyi biliyorum demek istiyorum. O yüzden ben bu tona çok yaklaşmış olduğumu düşünebilirim ama Batuhan gelip çalsa, alakası yok abi diyebilir. Diyeceğim o ki yine performansın tufasına düşüyoruz. Bi başkası çalsa böyle tınlamayabilir demek istiyorum yani.

    Toparlayalım. Bir ton nasıl birebir yakalanır;

    Gitaristin kullandığı gitarı, amfiyi, kabini, pedalları ve bunların karakterlerini bilerek, ihtiyaç halinde muadillerini bularak (eczacıların yaptığı gibi. Aynı etken maddeyi kullanan başka ilacı vermesi gibi), kulağımızdaki sesi ararken sabırlı olarak ve bu sesi üreten “gitaristliğimize” yatırım yapmayı öncelik haline getirerek.

    Yarın görüşmek üzere.

  • Kendimizin Denetmeni Olmak

    Ne çalışayım, ne kadar çalışayım, ne giyeyim, ne yiyeyim, ne alayım soruları arasında stresten strese koştuğumuz bir zaman diliminde, bilgi fazlalığının da bizi paralize ettiği gerçeğine yaslanarak durup bakıyoruz şöyle geride kalan güne ya da haftaya ve görüyoruz ki; arzu ettiğimizin yarısı kadar bile çalışmamış olmamıza rağmen halen çalışacak “yeni” bir şeyler arıyoruz. Yaşadınız mı bunu hiç? Daha evvel aldığınız, indirdiğiniz, kaydedip sonra bakarım dediğiniz bite’larca içerik olmasına rağmen halen çalışacak bir şeyler arama işi. Neden böyle oluyor? Dikkat sürelerimiz çok kısaldı. 15-20 saniyelik storylerle arkadaşlarınız ya da takip ettiklerinizin hayatları hakkında infolarla beynimizi doldurup, sonra da oturup dikkatimizi saatlerce gitar mı çalışmaya mı vereceğiz? Hayır tabii ki. Kısa süreler deneyip, next diyeceğiz. Bu çalışmak değil, deneme kabininde kıyafet deneyip bırakmak bu. Aldıklarını kullanmayıp koleksiyonunu yapmak ya da.

    E peki napıcaz? Problem nerdeyse onu tespit edicez.

    Etütlerin, çalışmaların biraz savsaklandığını gördüğümde Pelin Dilara Çolak’ın bir videosunda gördüğüm “üçlü persona modeli”nden bahsediyorum öğrencilerime. Bugün de sizlere bahsetmek istiyorum sevgili okurlar.

    Kendimizi üçe bölüyoruz. Kendimden örnek veriyorum. Mühendis Mali, İşçi Mali ve Denetmen Mali. Mühendis eğer işçinin yapamayacağı kadar fazla iş verir, işçi bunu yapamaz ve denetmen de bu işin yapılıp yapılmadığını denetlemezse; deprem felaketlerinde, maden facialarında yaşadığımız gibi denetimsizliğin cezasını çekeriz sevgili arkadaşlar. Ne yapacağız? Bakacağız elimizde çalışılacak neler var diye. Birinde karar kılıp mühendis personamıza bürünüp, gerçekçi bir iş yükü yazacağız kendimize. “Şu etütü 8-10 tekrarla x 4 set yapacaksın” diyor mühendisimiz ve işçimiz penayı alıp eline başlıyor çalışmaya. Şimdi burada önümüzde bir yol haritası olduğundan işimiz biraz daha kolay. Ama diyelim ki 4-5 tekrarla x 2 set çalıştık. Sonra bu böyle mi gidecek? Hayır. Denetmen Mali gelip bakacak ve “eksikler var, ya fazla geldi ya da başka bir durum var” diyip başlayacak düşünmeye. Ya programı revize edecek ya da mühendisle görüşüp işçiye teşvik primi verecek. Atıyorum 8-10 tekrar x 4 set sonrası ……. tüketsin bu işçimiz. İKRAMİYE! Pizza olur, hamburger olur, oyun oynamak olur, artık ne istiyorsak. Sonra işçi mali hamburgeri duyunca diyor ki dur ulan bir seferlik yapayım bakalım ne olacak. 5. dakikadan sonra akışa geçtiği için hamburgeri unutup çalışmaya dalıyor ve 4. set bitince hem işini yapmış olmanın gururunu yaşıyor, hem de hamburgerini yiyor.

    İşte üçlü persona modeli böyle çalışıyor sevgili arkadaşlar. Kendi kendimizin denetmeni olduğumuz bu uzun ince yolda, iki kapılı bir Honda gidiyoruz günd.. şaka şaka.

    Özdenetimi ele almazsak, ne yaptığımızı dürüstçe denetlemezsek ipin ucu öyle bir kaçar ki, yakalayamaz, her seferinde yeni ip alıp ucunu kaçırmaktan bir süre sonra arapsaçının içinde buluruz kendimizi. Yeterince metafor kullandıysam, bugünkü yazımı noktalıyorum sevgili okurlar.

    Yarın görüşmek üzere.

  • Egzersiz Bilimini Gitara Uyarlamak

    Ben de isterdim gitar çalarken hangi etütü hangi hızda kaç tekrar yapınca aklımıza kazınıyorla ilgili bir araştırma okuyup sonuçlarını size yazmak ancak; maalesef ki akademik yayınlarda bu yönde bir çalışma bulamadım. Ben de egzersiz biliminden faydalanmaya karar verdim.

    Egzersiz biliminde yapılan bazı araştırmalar sonucunda, bir kas grubu üzerinde çalışırken bir takım ağırlıkları kaç tekrar ve kaç set halinde kaldıracağımıza dair bir takım veriler var. Kas yıkımı 8. tekrarda başlıyor ve 8’den sonra tükenişe kadar gidiyoruz genelde. Ki bu da 10-12 tekrar oluyor benim için. Ve bunu 3-4 set halinde yapıp, setler arasına en az bir dakikalık dinlenme süreleri koyuyoruz. Ve haftadan haftaya gelişmeyi gerek aynada, gerek ağır bir şeyler taşırkenki performansımızda gayet net görebiliyoruz.

    Peki gitarda neden böyle olmuyor?

    Son bir haftadır öğrencilerimden, onlara verdiğim ödevleri bir de benimle beraber o an derste yapmalarını istiyorum. Çoğunun verdiğim bir etütü 3 dakika bile çalışmamış olduğunu görüyorum. 3 dakikayı ilk kez bir etütle geçiriyor ve kendisi de şaşırıyor bu süreyi tek bir etüte ayırmış olmasına 🙂 İşte bu yüzden gitarda böyle olmuyor. Çalıştığımız şeyi istikrarlı bir şekilde çalışmıyoruz ve dolayısıyla tutulacak bir veri de olmuyor elimizde.

    Evet şarkı çalışırken akıştayız, kabul. Ama her an akışta olamıyoruz. Akışta kalarak çalabilmek için, kaslarımızı, ellerimiz, kas hafızamızı ve zihnimizi eğitmek zorundayız.

    Sizlere çok basit bir tavsiye.

    1-2-3-4 kromatik egzersizini alın. “Kalın mi”den başlayıp “ince mi”ye kadar gelin. Sonra 4-3-2-1 şeklinde bir perde kenara kayarak geri çıkın aynı yolu. Sonra 3. perdeden inip, 4’ten çıkın ve bunu 8. perdeye kadar getirin. Bunu hatasız, takılmadan, maksimum hangi hızda çalabildiğinizi metronomla ölçün. Hız testi yapacaksınız kendinize yani. Sonra bu maksimum hızdan daha yukarı gidememenize engel olan şey nedir bunu belirleyin. Pena mı takılıyor tellere? Yoksa parmaklar kromatik sırayla giderken ahenksiz mi davranıyor? Problemin ne olduğunu belirleyip, max hızdan 5-10 bpm düşüp, bu problemli noktalara odaklanarak ve en önemlisi; dik oturup, nefes alış verişe dikkat ederek tekrar çalışın. Bu dikkat ederek çalışma işini de yine 1-8. perdeler arası problemsiz hızda çalana kadar 6-8 tekrar şeklinde çalışın. Problem yoksa hızı 2 bpm arttırın. Sonra 2 daha. Ve max hızınıza geldiğinizde tekrardan; bakın bakalım ilk testi yaptığınız zamanki problemler var mı? Varsa aynı çalışma tekrardan yapılacak. Alışkanlıklar kolay edinilmiyor sevgili arkadaşlar. Ha eğer problem yoksa, hızı arttırarak çalışmaya devam edin. Ve bu çalışmanın solo, lick çalarken sizin dayanıklılığınıza, akıcılığınıza neler kattığını gözlemleyin. O etüt işini yapıp bitirdiyse, daha zorlayıcı, konfor alanından çıkabileceğiniz etütler arayın. Önemli olan her gün, hız ve performans takibi yaparak, 6-8 tekrarları olan setler halinde çalışmak.

    Deneyip, sonuçlarınızı maliakpolat@gmail.com‘a mail atabilirsiniz.

    Yarın görüşürüz.

  • Ne Çalışacağımı Nereden Bileceğim?

    Bilgi arttıkça işimiz kolaylaşmıyor, aksine zorlaşıyor. Dikkatimiz bunca “kul yapımı” uyaranın etkisini sırtlayabilecek evrimi henüz geçiremedi. Mesela ben bir online yemek app’i ile yemek söyleyemiyorum. Dikkatim çok çabuk dağılıyor ve seçim yapamadığım için stres seviyem yükseliyor, bunu hissediyorum. O yüzden çıkıyorum dışarı evde yemeyeceksem eğer; bakınıyorum neresi açık ve ne yapıyor, hem yürüyüp stresimi sağaltıyorum hem de seçenekler azaldığı için karar vermem kolaylaşıyor.

    Amerikalı yazar-psikolog Barry Schwartz’ın Paradox of Choice (Bolluk Paradoksu) kitabında verdiği çarpıcı bir örnek var. Kendime gidip yıllarca bir markanın aynı kotunu alırdım diyor. Ve fakat zaman içinde mall dedikleri avm’lerin çoğalması, kotçuların artması, kotçuların klasik modellerinin yanına yeni modellerini eklemesi, kotun hemen yanında ayakkabı da satmaları, saat de, ÇORAP DA, PARFÜM DE..! Barry beyi biraz yıldırmış. Diyor ki sadece şu kotu alacağım diyorum ve karşımdaki çalışan bana “şu kesim kotumuz da var, düşünmez misiniz diyor”. Hiç aklımda olmayan bir şeyi bana bir seçenek olarak sunuyor ve oraya giderken aklımda renginden kesimine kadar net olan bir kıyafet varken, artık farklı bir kesimi olduğu bilgisine de sahibim ve bu aklımın bir köşesine “acaba daha mı iyi olurdu” düşüncesini iliştirdi diyor.

    En kötü karar, karasızlıktan daha mı iyidir? İyidir galiba. Karasız kaldığımızda iyi ya da kötü bir yola girmeyip edilgen bir yerde öylece bekliyoruz zira. Belki de o kötü kararı bi deneyimlemek lazım bize uygun olmadığını anlamak için.

    Ne çalışayım, gitara, teoriye nereden başlayayım diye bekleyip bir kurtarıcı bekledikçe stresimiz yükseliyor ve karar vermemizi daha da güçleştiriyor. Yuvarlandıkça büyüyen bir kartopu gibi durumu daha vahim hale getirmekten başka bir şey yapmıyor.

    Peki n’apıcaz?

    İlk önce ne istediğimizi bileceğiz sevgili okurlar. Teori öğrenmek istiyorum diyoruz. Peki kaç çeşit müzik ekolü var biliyor muyuz? Gitar çalışacağım diyoruz. Kaç farklı elektrik gitar ekolü var biliyor muyuz? Bilmeliyiz. Modern müzikte belli başlı ekoller (okullar) var. Musicians Institute ve Berklee ilk akla gelenler mesela. Bu ekollerden etkilenen ya da bu okulların öğrencisi olan insanları takip etmek, sapla samanı daha işin en başındayken ayırmaya yardımcı olacaktır. Bu okulların kaynaklarını basan yayın evlerine bakmak mesela… Hal Leonard en başında geliyor bunların.

    Yani dikkatimizi toplamak için aklımızda bir fikir olması lazım. Eğitime buradan başlamamız şart. Yolda giderken parfümcülerin çalışanları parfüm sıkmak istiyorlar rastgele insanların kollarına. Eğer parfüm işiyle ilgili bir fikriniz yoksa denemek isteyebilir ve karar verebilirsiniz. Ama sokakta yürürken doldurma parfüm satan birinin sıktığı rastgele bir parfümü beğenip hayatınızın kokusunu bulma ihtimaliniz; gidip bir parfümeride tek tek koklayarak hoşunuza giden parfümü bulmaktan çok daha düşük bir ihtimal. İşini bilen biri “bunu denemek ister misiniz” demez. İşini bilen biri “nasıl kokulardan hoşlanıyorsunuz” der. Bunu da siz sektördenmişsiniz gibi teknik tabirlerle yapmaz. Odunsu mu der ve bir odunsu koku denetir. Baharatlı mı acaba der ve onu denetir sonra. Acaba şekerli mi der ve bir şekerli parfüm sıkar. Sizin o noktadan sonra neyi sevip neyi sevmediğinizin karşısında artık bir takım isimler yazmaya başlarsınız. Konu hakkında bilginiz olmaya başlar.

    Ne çalışacağımızı belirleyebilmek için, ne istediğimizi bilmemiz, öğrenmemiz gerekiyor sevgili okurlar. Yoksa oradan oraya savruluyoruz ve bu çok yorucu bir şey.

    Ben nasıl gitar çalmak istiyorum? Şu adam gibi. Tamam. Bu adam ne okumuş, kimden ders almış, neler çalışmış, yazdığı bir kaynak var mı? Eskiden böyle dertlerimiz yoktu çünkü okuldaki öğretmen bakalığın belirlediği müfredata uyuyordu. Şimdi biz hem bakanlık, hem müfredat, hem öğretmen hem de öğrenciyiz. İşin zorluğu buradan kaynaklanıyor.

    Doğru soruyu sorabilmenin ve kendimizi tanımanın öneminin altını bir kez daha çiziyorum sevgili okurlar.

    Yarın görüşürüz.