Yaşamak İşi #1

Yaşamak işiyle ilgili son zamanlarda yakın çevremle sık sık konuşurken buluyorum kendimi. Bu yaşamı neye göre yaşayacağımıza dair pek düşünmeden, yetiştiğimiz ortamın bize verdiği şekille “aslında iyi gelmişiz bu yaşımıza” gibi sonuçlar çıkarıyor; “yok mu yetkili bir abi, yok mu bi kullanım kılavuzu?” gibi şeyleri düşünüyorum. Bunlara yanıt ararken fevkalade bir yanıt buldum ve kendi adıma belki de en büyük aydınlanmamı yaşadım. O konudan bahsetmeden önce, beni bu yanıtları aramaya iten şeylerden kısaca bahsetmek isterim.

Mesleğimle ilgili son zamanlarda radikal bazı kararlar aldım. Bu karar öncesinde sahnede cover çalmak fikrinden oldukça uzaklaşmış durumdaydım. (Profesyonel müzik hayatımın neredeyse tamamı bu şekilde geçmişken hem de) Hem sahnede cover çalmak, hem sahnesine çıktığımız iyisiyle kötüsüyle işletmeler, oteller ya da bizi orada izleyenlerle organik bir bağ kuramamak noktasında tıkanıp kalmışken, çevremdekiler gerçek bir enerji paylaşımı yaşadıklarını söyleseler de, ben kendi adıma durumun öyle olmadığını ifade ediyor ve bu durumun içinde olmayı reddediyordum. Beni bu duruma getiren her bir müzisyen, izleyici, işletmeci, müdür ve garsona can-ı gönülden teşekkür ederim. Görmek isteyene büyük nimettir yaşanan olumsuzluklar. Örnek vermeyeceğim. Zira konu hem spesifik olaylar silsilesiyle birbirine bağlı olacak kadar özel açıklamaya muhtaç; hem de tüm bu olaylardan bir o kadar bağımsız olarak da görülebilecek kadar genel ve aşikar. Bu sebepten, yaptığı işin içinde her şey yolunda görünmesine rağmen sıkışmışlık yaşayan herkes beni anlayacaktır diye düşünüyorum. Zira bu kişinin kendisiyle alakalı bir yönelim, bir değişiklik arzusu. Belki bir gün bir YouTube kanalında…

Müzisyenliği meslek olarak son derece olumsuz şartlarda yapmanın yanı sıra; üretmeyen bir müzisyen olmak da çok ağır gelmeye başlamıştı bana. Genelde öğrenilmiş, denenmiş ve başarılı olmuş formüllerden ilerlemeyi seven biz insanlar stereotipik davranışlar sergiler, ona göre sever, evlenir, çalışır, ayrılır ve ölürüz (bu kısmı henüz tecrübe etmedim tabii). Bu sebepten içinde olduğumuz döngüyü, zinciri kırmamız zordur. Bir konfor alanını ancak başka bir konfor alanı için bırakmak gibi bir hata ile gelip geçiyorken ömrümüz; karşımdaki ya da etrafımdakilere kendimi ifadenin bir başka yolu olarak müzik yapmak fikri üzerinde düşünmeye başladım. Aslında 20’li yaşlarımda gitar müziği dinleyip, kendi şarkılarını üretmiş, ilk rock grubuyla bazı besteler yapmış biriydim ancak içine düştüğüm “canlı müzik dehlizi” beni bunlardan alıp çok uzak bir kölelik sisteminin içine bırakmıştı. Velhasıl ben bu süreçte sadece canlı müzik sektöründen uzaklaşmayı değil, kendimi ifade edebileceğim müzikler yapmak, bunları müzikal ve edebi olarak belli bir standarda oturtmak ve ancak bu kendi ifade şekillerimi canlı olarak sergilediğimde insanlarla bir araya gelip, bir takım duygular paylaşmak fikrini düşünür ve tasarlar oldum.

Fikriyat çok hoş ancak uygulayabilene aşkolsun. İnsanın üzerinde bir ölü toprağı var ki bazen atası gelir ama atamaz; işte öyleyim. Ne yapsam, ne düşünsem teoride harika, ancak uygulamaya gelince bir erteleme, bir yarın bakarız, bir kim uğraşacak şimdi hali sarıyor etrafımı. İşte tam o dönemde nasıl bir şans ise Sinan Canan çıktı karşıma. Sanırım hayatıma yön veren en büyük insandır kendisi. Sadece sözleri ve fikirleriyle bir insanın hayatını bütünüyle iyi yönde değiştirebilen bir şahıs, bir bilim insanı, bir fikir önderi, hatta bir mentor.

Sinan Canan ve Açık Beyin. Hayatımın altı üstüne, üstü altına geldi diyebilirim sayelerinde. Kendisinin elinde herkesi doğru (?) yola sokacak bir sihirli değnek ya da semavi bir dine ait olduğunu söylediği kelamlardan oluşan bir kitap varmış gibi görünse de, durum pek öyle değil. Kendisi çalışmasını yaptığı alanlardaki bilimsel bulguları, belki biraz daha bizim anlayabileceğimiz bir lisan-ı münasiple bizlere sunan bir bilim insanı. Okuduğunuz okulda da dili size en tatlı gelen hocanızı sever, onun anlattığı konuları net bir şekide anlar ve derslerinde başarılı olurdunuz ya, öyle işte. Aslında o sınıflarda birimiz diğerimizden üstün değildik. Sadece belli hikayeler ilgilimiz çekiyor ya da çekmiyordu. Sinan Canan’ın hikayesi de anlatıcılığı da benim çok ilgimi çekti. Konu İnsanın Fabrika Ayarları’yla başlıyor. Yazının başında söylediğim “yok mu bi kullanma kılavuzu” kısmının tam cevabı işte burası. Var. (mış) Ben de öğreneli çok olmadı. Öyle bir kılavuz ki bu, bunca yıldır yanlış yerlerde nasıl vakit kaybettiğini gösteriyor insana. Sen neden gerginim, neden sinirliyim, neden alınganım, neden özgüvensizim, neden bitkinim, neden hep yorgun ve mutsuzum vs diye düşünürken, bu noktaları üzerine giderek çözmeye çalışırken, vücuduna nasıl yakıtlar soktuğunu, bu yakıtların aslında problemlerinin temelini oluşturabileceğini, sosyal ilişkiler ve hareketsizliğin seni bu noktaya sürükleyebileceğini, stresin en büyük düşmanın olabileceğini hiç düşünmüyorsun haliyle (kendime diyorum bunları). Şunun gibi. Teknen batıyor, bir sürü delikten su alıyor, yelken direğin kırılmış, motorun paramparça, pusulan yok; ama sen sadece bastığın, ayağının ıslandığı noktadaki suları bir tasla dışarı atıp “e buna da şükür” diyerek ölümü bekliyorsun. İşte aynen böyle içinde olduğumuz modern hayatta yaşama işi. Ne yediğimiz, ne içtiğimiz, ne konuştuğumuz, ne kadar oturduğumuz, kimlerle oturduğumuz o kadar etkiliyor ki hayatımızı; belki de en büyük kötülüğü biz kendimize yapıyor, sonra da tüm dünyanın bizle bir derdi olduğunu düşünüyoruz. Bu konuda daha fazla ahkam kesmek bana düşmez. Sinan Canan’ın İFA serisini okumanızı şiddetler önerir, YouTube’de gelmiş geçmiş en faydalı kanal olan Açık Beyin’e de abone olup yayınlarını takip etmenizi tavsiye ederim.

Yaşama işiyle ilgili böyle fikirlerimi, kendi web sitemden aralıklara paylaşacağım. Paylaşacağım çünkü; neden olmasın?